Devrimci siyasal mücadele ve “birilerinin kuyruğuna takılma” çıkmazı

 


Halil Gündoğan

29.05.2026

 

“Sabit fikir”lerimiz

Verili sürecin siyasal mücadelesinin gereğince, şu veya bu nedenle kendisini sorunun birinci dereceden muhatabı gören veya öyle varsayan diğer toplumsal dinamiklerden, özellikle de sistem partileriyle birlikte aynı platformda bir fiil yer alma fikri, bizim sol-sosyalist ve özellikle de kendilerini “Maoist” addeden bazı kişi ve çevrelerce hâlâ da yadırganmaya devam ediliyor. Keza aynı şekilde, sürecin ana siyasal konusunun, toplumsal herkesim için var ettiği asgari müşterekler üzerinden baş düşmana veya mevcuttaki o temel sorunun çözülüp aşılması mücadelesinde birleşebilecek tüm toplumsal güçlerle çeşitli biçim ve kapsamlarda birleşmek veya birleşik mücadele yürütmek gerektiği fikri de peşin hükümle kolayca kuyrukçuluk veya o mücadelede baskın şekilde yer tutan burjuva partisinin çıkarlarına hizmet etme olarak damgalanmaktan geri durulmuyor.

 

Sorgulanması gereken esas sorun, CHP’ye neden kayyım atandığıdır


 


Halil Gündoğan

26.05.2026

 

Olgunun adı ve özü

Yargı marifetiyle, dinci faşist Erdoğan iktidarı tarafından, tıpkı belediyelere ve muhalif kesime ait birçok kuruma yapıldığı gibi, CHP’ye de kayyım atanmıştır. Öncelikle olgunun adı ve özünün, bu tam haliyle dosdoğru ifade edilmesi gerekiyor. Atanan kayyımın CHP eski genel başkanı Kılıçtaroğlu olması ve keza bu kişinin seçimi kaybettiği kurultayın iptal davasını yine bir başka CHP mensubunun açmış olması, ne Kılıçtaroğlu’nu atanmış kayyım olmaktan çıkarır ve ne de bu yapılanın ana muhalefet partisine karşı tezgahlanmış siyasi bir darbe olduğu gerçekliğini karartır.  Dolayısıyla da burada takınılması gereken tavır, doğrudan Erdoğan’ın bu siyasi darbeciliğine karşı olmak zorundadır. Sorgulanması gereken ana konu, Kılıçtaroğlu’nun “bir proje” olarak oynadığı rol ve sorunun CHP’nin bir iç iktidar meselesi olup olmadığı değil; Erdoğan’ın bunca iç ve dış kamuoyu tepkisini ve keza zaten dünya kadar sıkıntısı olan ülke ekonomisine maliyetini de göze alarak bu operasyonu neden yaptığıdır. Keza bu operasyonun ne tür bir ihtiyacın ürünü olduğu ve toplumun siyasal yaşamını nasıl etkileyeceğinin sorgulanmasıdır esas olan.

 

Taammüden bir devlet cinayeti

 


Halil Gündoğan

19 Mayıs 2026

 

19 Mayıs 1991 tarihinde, bir akşam vakti, İstanbul Hasanpaşa’da, bir cinayet işlendi soğuk kanlılıkla. Cinayetin doğrudan faili TC. Devletiydi. Rast gele, spontane gelişen bir durum değildi. TC. Devleti önceden tasarlayarak işlemişti bu cinayeti. Bu, bir misilleme eylemiydi. Devlet bu aleni yargısız infazla, silahlı sol örgütlere: “Sizin her silahlı eyleminize biz de sizin en değerli kadrolarınızdan bir veya birkaçını imha ederek yanıt vereceğiz.” Mesajını vermek istemişti. Bu, zaten göstermelik olan o “kanun, nizam ve hukuk devleti” normlarının da kaldırılıp atılmasının bir ifadesiydi aynı zamanda. Yani “kıstasa kıstas” yöntemine geçilmesiydi. Buda devletin aczi ve açmazının bir ifadesiydi. Tabii devlet bu yönteme çok daha önceden, K. Kürdistan’da yürütülen gerilla savaşı karşısında yaşadığı acizle başlamıştıysa da Türkiye metropollerinde 1990’lı yılların başlarında tekrardan ivme kazanan silahlı eylemler sürecinde başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim bu süreçte gerek TKP-ML ve gerekse Dev-Sol ve MLSPB’nin ivme kazanan şehir gerilla eylemleri söz konusuydu. Bu eylemler daha çok devletin işkenceci ve devrimci katili olarak ünlenmiş eli kanlı katil asker ve polis kadrolarının cezalandırılması eylemleriydi.

 

Komünist ve devrimcilerin savaş ve devrim hazırlığı olarak birlik sorunu

 


Halil Gündoğan

16.05.2026

 

Birliğin güncel önemi

Galiba öncelikle şu durum tespitinin yapılması gerekiyor: Gerek yerel ve gerekse enternasyonal ölçekte devrimci ve komünistlerin birlik sorunu, kuşku yok ki her dönem yakıcı bir önem arz eder olmuştur. Fakat bu önem, devrimci güçlerin adeta bin parçaya bölünerek son derece zayıf düştükleri, öte yandan bölgesel düzeyde, yani alt evreleriyle emperyalist yeni bir paylaşım savaşının yaşanmakta olduğu, keza sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği, bir diğer ifadeyle genelde devrim için nesnel koşulların hızla mayalanmakta olduğu bugünün koşullarında ki kadar kritik olmamıştır. Yani söz konusu bu koşullarda devrimci ve komünistlerin yerel ve enternasyonal ölçekteki birlik sorunu, sıradan olağan bir ihtiyaç olarak değil; abartısız, tam bir varlık-yokluk sorunu olup, “kader” belirleyici önemde bir ihtiyaç karakterindedir. Yani bu birliğin sağlanması sorunu gerek yerel ve gerekse enternasyonal bazda devrimci güçlerin kaçınılmaz olarak girişecekleri anti-faşist ve anti- emperyalist mücadelede kendi iç cephelerini tahkim etme sorunudur.

 

“Demokratik entegrasyon” iradesi: “Rojava Devrimi”nin tasfiyesi

 


Halil Gündoğan

11.05.2026

 

Ortak açıklamanın öz içeriği

Kısa bir süre önce aralarında TKP-ML’nin de bulunduğu 6 örgüt, “Rojava devrimi tüm ezilen dünya halklarınındır, savunacağız.” Başlıklı ortak bir açıklama paylaştı. Bildiride özetle: “Başta Türkiye halkları olmak üzere tüm bölge ve dünya halklarına sesleniyoruz; Rojava’da uğruna ölünecek değerler yaratmış bir devrim gerçekleşmiştir. Rojava devrimini savunun! Bu devrim etrafında kenetlenin! Rojava’ya dayatılan tasfiye saldırılarına karşı her yerde mücadeleyi yükseltin! HTŞ ile girilecek her türlü siyasi, ekonomik işbirliğine karşı mücadele edin!” denildikten sonra bir saptama ve çağrı daha yapılıyor:

 

Kaypakkaya ardılı partilerin bitimsiz “senfonisi”

 


Halil Gündoğan

8.05.2026

 

 

Hatırlanacağı üzere, TKP(ML)’nin Kaypakkaya tarafından kuruluş tarihi olan 24 Nisan vesilesiyle, Kaypakkaya ardılı mevcut partilerin her birinin MK-Siyasi Büroları, Partilerinin 54. kuruluş yıl dönümünü kutlayan açıklamalar yaptılar. Farklı sözcüklerle ifade edilmiş olsa da ancak ortak mesajları şuydu: “TKP(ML) 54. Mücadele yılında, İbrahim Kaypakkaya’nın yolunda ve çizgisinde kararlılıkla ilerlemeye devam ediyor.” (Mealen)

 

Çin modeli devrim stratejisi hâlâ uygulanabilir midir?

 


Halil Gündoğan

5.04.2026

 

 

Ayırt edici temel özellikleriyle USHSS (*)

Bilindiği üzere Çin Devrim Modeli olarak da anılan devrim stratejisi, Mao Zedung’un gerek savaş literatürüne ve gerekse Marksizm-Leninizm bilimine kazandırdığı, Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisidir (USHSS). Stratejik Savunma, Stratejik Denge ve Stratejik Saldırı olmak üzere üç stratejik aşamadan oluşan bütünsellikli bir stratejidir. Bu strateji, stratejik savunma dönemi boyunca geçerli olan uzun süreli köylü gerilla savaşı ile güçlü bir gerilla ordusu yaratmayı ve düşmanı kırsal alanda yıpratarak ve kızıl siyasi üsler oluşturarak devrim ile karşı devrim arasında bir denge oluşturmayı hedefler. Sonra mevzi ve cephe savaşları ile bu dengeyi belirgin bir şekilde devrim lehine olacak şekilde değiştirme hedefi güder. Ve en son olarak da kuşatılmış kentlerde başlatılacak toplu ayaklanma ile karşı devrimi bozguna uğratarak, devrimi başarıya ulaştırmayı hedefler. Yani bu devrim stratejisi, Leninist veya Sovyetik Devrim Stratejisinin aksine, uzun süreli silahlı mücadele seyrinde, kırlardan şehirlerin kuşatılması esasına dayanır. Devrimin ideolojik-siyasi önder gücü proletarya olsa da temel gücü, feodal ve yarı feodal sosyo ekonomik yapının var ettiği topraksız ve yoksul köylülüktür. Yani aslında bir ‘köylü devrimi’ olarak devrim, asgari görev olarak, önüne başta toprak sorunu olmak üzere, burjuva demokratik devriminin görev kapsamında olup ta çözülmemiş olan tüm demokratik devrim sorunlarının çözümünü koyar. Devrimin azami programı ise sosyalist devrime geçişin alt yapısını oluşturmaktır.

 

Sahi, dünyada bugün hâlâ Esas akım devrim midir?

 


Halil Gündoğan

30.04ç2026

 

 

Günümüz dünyasında devrimin mi yoksa emperyalist savaş etmenlerinin mi baskın unsur olarak süreci karakterize ettiği sorunu, uzunca bir süreden beridir tartışılagelmekte. Kişi olarak sanırım bir on yıl kadar önce, dünyadaki olgusal gerçeklikten hareketle, baskın unsurun artık savaş etmenleri olduğu tespitinde bulunmuştum. Sonrası süreçte yazdığım birçok makalede de bunu işlemeye devam etmiştim.

 

Emperyalist savaş karşıtı cephe sorunu

 


 

Halil Gündoğan

24.04.2026

 

Emperyalistler savaşa hazırlanıyor

Emperyalist güç odaklarının topyekûn bir seferberlikle yeni bir paylaşım savaşına hazırlanmakta olduğu artık kesinlikle bir sır değil. Öyle ki bu “sır” artık Mısır’daki o meşhur sağır sultan tarafından bile duyulmuş durumda. İnsanlık ve doğa düşmanı kapitalist dünyanın bu zorba ve haydut hükümranı emperyalist güç odakları, tüm enerji ve olanaklarını seferber ederek, savaşa hazırlanmakta. Öyle ki mevcut silah fabrikalarına ek olarak hem yeni tesisler kurmakta ve hem de başta otomobil ve diğer pek çok demir-çelik sanayisine ait fabrikalarda silah ve mühimmat üretimine geçmekteler. Ordularını ve savaş teknolojisini yeni tarz savaşın ihtiyaçlarına göre yeniden oluşturmakta veya reorganize etmekteler. İç cephe tahkimatını oluşturmak için iç faşistleştirme sürecine hız kazandırmış durumdalar. Eskiyen veya sürecin olgularına yanıt vermeyen mevcut ittifaklar yerine yeni ve farklı ittifaklar oluşturma arayışına hız vermiş durumdalar. Bu bağlamda, 2. Dünya Savaşı sonrası, “Soğuk Savaş” sürecinin bir enstrümanı olarak kurulan NATO’nun bugün özellikle de İngiltere veya Almanya liderliğinde yeniden konumlandırılarak, AB’nin etkin bir savaş makinasına dönüştürülmesi dahi “acil görevler” kapsamına alınmış durumda. Pek çok Batı Avrupalı devlet yeniden zorunlu askerlik ve seferberlik yasal düzenlemeleri yapmakta. Keza gerek rakiplerinin nüfus alanlarını, lojistik yollarını ve stratejik hammadde ve gıda kaynaklarını darbeleyip sınırlandırmak ve gerekse aynı şekilde kendi nüfus alanlarını genişletmek veya tahkim etmek için, bir bakıma “önleyici savaş doktrini” gereğince, lokal ve bölgesel savaş ve operasyonları tırmandırarak arttırmaktalar. Vs. vs.

 

İt dalaşı: İsrail-Türkiye gerilimi

 


Halil Gündoğan

21.04.2026

 

 

Bilindiği üzere İsrail devletinin Siyonist yöneticileri ile dinci faşist Erdoğan-Bahçeli iktidarı arasında uzunca bir süreden beridir devam edegelen bir gerginlik söz konusu. Son günlerdeki gibi dozu bazen de yükselen, ama her halükârda kontrollü bir gerginlik. Evet, kesinlikle kontrollü bir gerginlik! Karşılıklı olarak biri diğerini kendisi için ciddi bir yaşamsal tehdit olarak sunmakta. Ve keza bunun üzerinden iç ve dış siyasetlerini dizayn etmeye yarayan argümanlar geliştirmekteler. Türk tarafı İran’dan sonra İsrail’in saldırı hedefinde Türkiye’nin olduğunu propaganda ederken; İsrail ise yayılmacı hedefler güden Türkiye’nin İsrail’in güvenliğini ve “doğal nüfus alanlarını” tehdit ettiğini ileri sürmekte.

 

Zorunlu “Ateş kes” molası

 


 

Halil Gündoğan

17.04.2026

 

Savaşın iki neden

İran’ın, başını ABD’nin çektiği emperyalist güç odaklarınca böylesine üst perdeden öncelikli hedef seçilmesinin iki esaslı nedeni söz konusu. Bunlardan birincisi, ABD başta olmak üzere Batı Avrupalı belli başlı emperyalist güçlerin (Tabii bu kapsamda NATO ve üyesi Türkiye’nin) ve İsrail’in ön gördükleri Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilmesinde İran’ın arz ettiği kritik önemdir. İkincisiyse; bir bütün olarak başlaması artık tamam bir zamanlama meselesi haline gelmiş olan top yekûn dünya savaşında İran’ın, yine başını ABD’nin çektiği emperyalist güç odaklarının baş rakip olarak hedefe oturttukları Çin-Rusya blokunun kuşatılmasında arz ettiği stratejik önemdir.

 

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşta İran desteklenmeli midir?

 


Halil Gündoğan

14.04.2026

 

Özet genel yaklaşım

Bu savaşa ilişkin komünistlerin tavrının ne olması gerektiğine dair genel yaklaşımımı, farklı tarihlerde paylaştığım iki makalemde dile getirmiştim. Özetle; evet, İran emperyalist amaçlı bir saldırıya uğramıştır. Ve tabii ki kesinlikle buna karşı durulmalı ve şiddetle protesto edilmelidir. Keza elbette ki İran devletinin kendisini savunma hakkı vardır. Ve bu, tabii ki meşrudur da. Ancak bu haklı ve meşru olma durumu, biz komünistlere onun yanında saf tutma ve yurt savunması yapma görevi yüklemez. Tam aksine bu durum, günün görevi olarak komünistlere, saldırıya uğrama durumuna bakılmaksızın hem saldırgan dış güçlere ve hem de zorba yerli iktidara karşı, ulusal ve sosyal kurtuluşu hedefleyen bir iç savaşı organize ederek yürütme tarihi görevini yükler. Keza ilgili makalelerde neden böylesi bir tutum alınması gerektiği de yine özetle dile getirilmişti.

 

Öcalan’ın “Kürt halk önderi” olarak kabul ve takdimi doğru mudur?

 


Halil Gündoğan

7.04.2026

 

Anormalin “normal” hali

Başta Apocu Kürt Siyasal Hareketi olmak üzere, bir kısım sol-sosyalist kesimler, Öcalan’ı “Kürt halk önderi” olarak taktim etmekteler. Bunun, Öcalan’ı her türlü örgütsel hiyerarşinin üzerinde erişilmez bir yere oturtan, onun söz ve buyruklarını adeta “tanrı kelamı” gibi, tartışılmaz mutlak doğru kabul eden ve ona “Güneşimiz” diye tapınan Apocu Kürt Siyasal Hareketi açısından öyle çok da garipsenecek bir yanı yok aslında. Ancak aynı “normal”, onu “Kürt halk önderi” olarak takdim eden bir kısım sol-sosyalist kesimler açısından elbette söz konusu olamaz. Neden olamaz? Çünkü şu iki esaslı neden ona bu payenin verilmesini mümkün kılmıyor:

 

Ali Uçar’ın (Asker’in) anısına

 


Halil Gündoğan

6.04.2026

 

Tarih, 1980 yazı. 12 Eylül askeri faşist darbesine adeta “beş kala” gibi kritik bir zaman dilimi… 12 Mart darbesi sürecinde tutsak edilen ve 1974 Ecevit affı ile dışarı salınmayan birçok örgüt kadrosunun özgürlüklerine kavuşturulması planlanıyor.

 

Taner Akçam’ın maksatlı “Türk Solu” yorumu

 


Halil Gündoğan



3.04.2026

 

Girizgâh


Profesör T. Akçam, 29 Mart 2026 tarihli medyascope.tv sitesinde yayınlanan “Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu” başlıklı makalesinde, oldukça ilginç ve dikkat çekici analiz ve yorumlar yapıyor. Makalenin giriş ana teması, son dönemde gündemi bir hayli meşgul eden şu malum, O. Müftüoğlu- E. Kürkçü polemiği. Akçam haklı olarak böylesi bir polemikle gündemin meşgul ediliyor olmasını isabetli bulmuyor ve tarafları serzenişsel bir üslup ile eleştiriyor.

 

Kızıldere anısına gerçekleştirilen eylem

 


Halil Gündoğan

29.03.2026

 

Takvimler 1980 yılının 31 Mart’ını gösteriyordu … Aylarca öncesinden partinin önümüze koyduğu bir cezalandırma eylemini gerçekleştirecektik. Eylem yeri, İstanbul Feriköy’dü. Belediye otobüsü son durağına uzak sayılmayacak bir mesafedeydi. Herkesin işe veya okula gitmek üzere sokağa çıkmaya başladığı sabahın o erken denilebilecek saatleriydi. Hafiften de yağmur çiseliyordu…

 

İran’a karşı saldırı savaşında Türk Devletinin pozisyonu

 

 

Halil Gündoğan

27.03.2026

 

Son yılarda bazı kesimlerce Türkiye’nin yeni bir eksen arayışında olduğu ifade edilmekte. Yani ABD’nin başını çektiği ve NATO’da somut ifadesini bulan “Batı ekseni” ile mesafeli durduğu, başını Çin-Rusya ikilisinin çektiği “Avrasya ekseni” ile flört ettiği ileri sürülmekte. Keza bazılarınca, Türkiye’nin bu iki ana eksen arasındaki gerilimden ve kendi jeopolitik konumunun sunduğu stratejik avantajlardan da yararlanarak, bir nevi, eksenler dışı, kendi başına bir güç ve denge odağı haline gelmiş olduğu da ileri sürülmekte.

 

Ataerkilizme karşı mücadele sınıfsaldır

 


Halil Gündoğan

9.03.2026

 

“8 Mart, ‘kadınlar günü’ değildir” başlıklı makaleme ilişkin Yeni Kadın’dan bir arkadaşın takındığı tavır ve ileri sürdüğü başlıca itirazlar üzerinden, sorunu biraz daha anlaşılır kılma ihtiyacı duydum. Çünkü aslında bu ve benzeri anlayış ve yaklaşımlar maalesef ki daha geniş kesimlerde de mevcut. Dolayısıyla da bu, ideolojik-siyasi mücadele bağlamında, kayıtsız kalınmaması gereken bir durumdur. Getirilen başlıca itiraz noktaları şunlar:

 

8 Mart, “Kadınlar Günü” Değildir!

 


Halil Gündoğan

6.03.2026

 

Kısa tarihçesiyle 8 Mart

Bilindiği gibi 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentine binlerce tekstil/dokuma işçisi kadın düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve keza dayatılan diğer insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarını protesto etmek için grev yapar. Polis ve diğer grev kırıcı paramiliter güçlerin saldırısı ve keza çıkan yangın sonucu, resmi kayıtlara göre çoğunluğu kadın olmak üzere 129 işçi hunharca katledilir.

 

ABD ve İsrail’in İran saldırısı

 


Halil Gündoğan

3.03.2026

 

Bilindiği üzere tipik bir şer ittifakı olan ABD-İsrail ikilisi, şubat ayının son gününde İran’a kapsamlı bir hava saldırısı düzenledi. Öncelikli hedef, İran’ın idari ve savaş kurmayını imha ederek ve keza eşzamanlı olarak vuruş kabiliyetine sahip riskli başlıca savaş ekipmanlarını ve lojistik alt yapısını darbeleyerek devleti başsız ve güçsüz bırakmaktı. Böylece hem zaten aylardır sokaklarda olan çeşitli kesimlerden muhalif güçlere, yararlanabilecekleri bir kaos ortamı ve atağa geçme imkânı yaratmak ve hem de İran’ın hemen karşı saldırıda bulunma kabiliyetini kırmaktı.  Somut ve net istihbarata dayalı bu hedeflerden ilkinin, tam başarıyla gerçekleştirildiği görülmekte. Öyle ki dinci koyu faşist Molla rejiminin bir numarası dahil olmak üzere, asker ve sivil üst düzey komuta heyeti adeta tümden yok edilmiş oldu.

 

Bakın neymiş “devlet projesi” dedikleri?

 


Halil Gündoğan

25.02.2026

 

Gizlenen devlet projesi nihayet alenileşti

Devlet cenahının “Kürt-Türk İttifakı”, “Bin yıllık kardeşlik” ve “İç cephenin tahkimi” zemini üzerinden kotardığı bir proje var. Adı önceleri sadece “Terörsüz Türkiye” idi. Sonra, Rojava’daki Kürt kazanımlarının tasfiyesini de kapsaması bakımından “terörsüz bölge”, (eş zamanlı olarak ittifak bileşimi de “Kürt-Türk-Arap İttifakı”) olarak genişletildi. Ve bu proje, devlet sözcüleri tarafından da ta başından itibaren bir “devlet projesi” olarak sunuldu. Fakat bununla tam olarak neyin kastedildiğinin doğrudan ortaya konmasından da imtina edildi. Bahçeli ve diğer bazı aktörlerin bazı demeçlerinin satır aralarında buna ilişkin kimi ifadeler yer aldıysa da ama bu projenin ve devletin bu projeyle muradının tam olarak ne olduğu adeta bir “devlet sırrı” gibi saklandı. Fakat elbette Apocu Kürt Siyasal Hareketinin iradesini devrettiği tek müzakereci Öcalan’ın ta İmralı savunmaları sürecinden başlamak üzere ortaya koyduğu yeni rota belgelerinde ve keza 27 Şubat 2025 tarihli “paradigmasında” bu devlet projesinin temel başlıca unsurlarının neler olabileceği zaten mevcut. Bunu, Erdoğan’ın baş hukuk danışmanı M. Uçum’un 1 Şubat 2026 tarihli, aa.com.tr sitesinde yer alan “Terörsüz Türkiye ve bölgeye geçiş sürecinde Kürtlerin geleceği” başlıklı yazısında görmek de pekâlâ mümkün.

 

Şeriat tehdidi güncel mi?

 


 

Halil Gündoğan

20.02.2026

 

 

Tehlikenin farkında mıyız?

Şeriat tehdidinin güncelliği üzerine daha önce “Tehlikenin farkında mıyız?” başlığı altında galiba üç veya dört makale yazmıştım. Yani olguların yalın dili, iktidar bloğunun şeriat sistemine geçiş iradesinin, epeyce bir süreden beridir güncel bir tehdit olduğunu söylüyor. Bu tehdit, özellikle de Milli Eğitim Bakanlığının hazırlamış olduğu “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile birlikte çok daha somut hale geldi. Ardından özellikle de toplum nazarında “ünlüler” olarak bilinen vitrinsel simalar üzerinden doğrudan insanların yaşam tarzına yapılan ve esasen korku ortamı yaratmayı hedefleyen hoyrat saldırılar ile bu tehdit iyice ete kemiğe bürünmüş oldu.

 

Türk Devletinin yeni Kürt operasyon sahası Irak

 


Halil Gündoğan

13.02.2026

 

Türk devletinin yeni hedefi

Başta Türk devletinin dışişleri ve savunma bakanın ve keza Erdoğan’ın baş hukuk danışmanının eş zamanlı yaptıkları açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Türk devletinin yeni Kürt operasyon sahası artık Irak. Tabii operasyonun açık ve doğrudan hedefi Irak devleti değil. Operasyonun ilk ve doğrudan hedefi, başta PKK etkinliğinde olduğu iddia edilen Ezidi Kürtlerinin yurdu Şengal, BM denetimi altında bulunan Mahmur Kampı ve PKK’nin Kandil başta olmak üzere, G. Kürdistan’da üslenmiş olduğu tüm diğer alanlardaki silahlı ve kurumsal yapılarıdır.

 

Bir reddiyedir Cahide Karakaş’ın intiharı (*)


 


Halil Gündoğan

Haziran.2016

 

Basına yansıyan “sıradan/olağan” kısacık bir haber: “1983 yılı Nisan ayında Diyarbakır Cezaevi’nden tahliye edilen Cahide Karakaş, Kasımpaşa’daki evinde intihar ederek, yaşamına son verdi.” (Mealen)

 

Kötü ünlü 5 No’lu zindan cehennemi olarak bilinen Diyarbakır insan kıyım merkezinden tahliye edilen bu genç kadının kendi yaşamına son vermiş olması, maalesef ki kamuoyunda adeta ölü kayıtsızlığıyla karşılandı. Çok yakın eş-dost çevresi ve bir-iki duyarlı aydın dışında kimselerin umurunda bile olmadı. Gerçi dönem, 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğünün toplumun üzerine ölü toprağı serdiği dönemdi de aynı zamanda. Dolayısıyla bizzat devlet terörünün kurbanı olan yüzlerce ölüm gibi, Cahide’nin ölümü de sessiz bir çığlık olarak atmosferde yitip gitti.

 

Devlet, Öcalan’ı kullanarak Kürdün iradesine ipotek koyuyor

 


Halil Gündoğan

5.02.2026

 

Kürtleri Öcalan kantarına çekmek

Özellikle de son dönemlerde devletin Rojava’daki Kürt kazanımlarının tasfiye operasyonu karşısında belli bir direnç sergileyen Kürt oluşumlarının karşısına, devlet adına söz kuran Bahçeli’sinden, Fidan’ına ve M. Uçum’una kadar belli başlı tüm aktörler, Öcalan bariyeriyle çıkmakta ve onlara Öcalan ayarı çekmekte. Öyle ki Türk ve Şam devletinin Rojava’da giriştiği kuşatma ve imha operasyonu karşısında son derece haklı ve meşru bir zeminde durarak itirazını, tepki ve öfkesini dile getiren ve bu temelde kitlesel barışçıl protesto ve destek etkinliklerinde bulunan ve keza Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı doğal ulusal haklarının tanınmasını içeren demeçleri karşısında dahi bunları, Öcalan’ın 27 Şubat paradigması kantarına çekerek, ayar vermeye çalışmakta bir beis görmüyorlar. Örneğin M. Uçum 1 Şubat 2026 tarihli yazısında aynen şunları söyleyebiliyor:

 

Rojava, “Kürt-Türk İttifakı” ve “Bin yıllık kardeşlik” masallaları

 


Halil Gündoğan

30.01.2026

 

Türk Devleti’nin Rojava düşmanlığı bugün başlamadı

Suriye iç savaşı sürecinde Kürtlerin defacto olarak elde ettikleri bir takım ulusal kazanım ve özerk siyasi-askeri yapıları, keza aynı şekilde İŞİD ile savaş sürecinde ABD’nin teşvikiyle Rakka ve Deyrizor gibi stratejik öneme sahip Arap kentlerinde, yerli Arap aşiretleriyle kurdukları ittifaklar üzerinden oluşturdukları özerk askeri-siyasi ve ekonomik statüler, ta baştan itibaren Türk Devleti tarafından savaş nedeni sayıldı. Nitekim bu uğurda farklı fantastik isimler altında birçok askeri harekatlar da düzenlendi: Efrin, Serekani ve Gire Spi şehirlerini ve yakın çevrelerini, “güvenli bölge oluşturma” adı altında işgal edip, buralara kendisine bağlı idareciler atadı. Keza Rojava bölgesi sürekli bir şekilde havadan ve karadan top ve füze atışlarıyla taciz edildi. Sivil siyasilere suikastlar düzenlendi. Okullar, hastaneler, atölye ve fabrikalar hedef alındı. Alt yapı yıkıma uğratıldı vs. vs. Yani Türk Devleti’nin Rojava Kürtleriyle savaşı, din ve mezhepsel kardeşleri İŞİD zihniyetli terörist çetelerin oluşturdukları emperyalist devletler taşeronu Şam Devletiyle kurduğu ittifak ile başlamadı. Dolayısıyla da öncelikle bunun altının kalınca çizilmesi ve üzerinden atlanmaması gerekiyor. Unutmayın, İŞİD zebanileri saldırırken “Kobane düştü düşecek” diyerek kanlı pençelerini ovuşturan Erdoğan bugün hâlâ o hevesinin derdinde.

 

NATO Grönland’ı koruyacak mı?


 


Halil Gündoğan

23.01.2026

 

Trump kişiliği ve ABD emperyalizmi

Güya “savaş karşıtı” seçim nutuklarıyla yeniden ABD başkanı seçilen zorba şahsiyet, bugün tam aksi yöndeki söylem ve tutumlarıyla 3. Dünya savaşının fitilini bir fiil ateşlemek için adeta yırtınırcasına bir gayretin baş aktörü durumunda. Gerçi bir-iki “barış” anlaşmasının altına ismini yazdırma becerisi gösterdiyse de ve ama bunlar ona, o çok arzuladığı barış ödülünü getirmedi. Galiba ödülü verecek olan kurum, onun içindeki gerçek “cevheri” olan savaş canavarını görmüş olmalı ki kendi itibarını koruma ihtiyatıyla hareket etti. Akıllıca bir ihtiyat tabii. Çünkü Trump, kişilik özellikleri olarak hiçbir ölçü kalıbına girmeyen, şehveti bir aç gözlülükle her yere ve her şeye saldırarak; “bu da benim” ve “bu da benim olsun” diyen o “vahşi kapitalizm” döneminin ya da dünyanın her bir karış toprağına hükmetme histerisine kapılmış orta çağ dönemi hükümdar aktörleri gibi, her şeyi ABD’nin emrine amade kılmak isteyen biri. Ve bu aslında, içine girilen 3. paylaşım savaşı sürecinde, ABD emperyalizminin tamda ihtiyacını duyacağı bir aktör modelidir de. Bunun da altını böylece çizmek gerekiyor. Yani Trump’ın kişilik karakteriyle ABD emperyalizminin süreç açısından ihtiyacını duyacağı başkanının karakteri birebir örtüşmüş oluyor.