Erdoğan rejiminin “dini ve milli hassasiyetler” zorbalığı

 


Halil Gündoğan

23.07.2026

 

Sömürü ve zorbalığı meşrulaştırma araçları

Üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin var ettiği tüm iktidar aygıtları, din başta olmak üzere, sürecin öne çıkan tüm diğer “milli hassasiyetlerini”, sömürü ve zorbalığı “meşrulaştırmanın”, toplumu bunlarla baskılamanın ve dolayısıyla da sistemlerinin devamını sağlamanın “en elverişli” araçları olarak kullanagelmişlerdir. Ancak bu genel kullanmanın dışında din ve “milli değerler”, dinci ve milliyetçi/ırkçı faşist kesimler tarafından, bir tahakküm ve hizaya çekme sopası olarak kullanılmaktadır. Orta Çağda kiliselerin ve diğer şeriat sistemlerinin, yakın dönemde Hitler’in ari ırk, İran’ın Molla rejimi veya İŞİD-Taliban gibi “radikallerin” İslami tahakküm saplantılarının insanlığı ve toplumsal yaşamı nasıl bir felaketle yüz yüze bıraktıkları herkesin malumu olsa gerek. Aynı şekilde halifeliğin Osmanlı sultanlarında olduğu dönemde sırf “aykırı” inanış sahibi oldukları için on binlerce Alevinin topluca katliamlardan geçirildiği de tarihin hafızasında kayıtlıdır. Yine benzer şekilde TC. döneminde de on binlerce Dersim Kızılbaşının nasıl kıyımdan geçirildiği de bir sır değil. Keza yakın dönemde yüzlercesinin Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve İstanbul Gazi’de İslam dini aşkına nasıl hunharca katledilebildikleri, tüm çıplaklığı ve yakıcılığıyla orta yerde duruyor.

 

Bir garip “anti emperyalist” haller: Eli kanlı Hamaney’in defin merasimine katılma arzusu

 


Halil Gündoğan

16.07.2026

 

Anti emperyalizm

Tekelci kapitalizm olarak emperyalizm, bütünlüklü sosyo-ekonomik bir sistemdir. Bu bağlamda anti emperyalistlik, bu sistemin tamamına karşı olmak anlamına gelir. Dolayısıyla da sistemin sadece bazı unsurlarına karşı olmakla anti emperyalist olunmaz. Keza kapitalizme karşı olmayanların anti emperyalist olmaları da zaten doğası gereği mümkün olmaz. Bu bağlamda örneğin Mustafa Kemal önderliğindeki “milli mücadele” asla anti emperyalist bir karakter taşımaz. Çünkü o, sadece anti işgalci bir harekettir. Yani bir kısım emperyalist güçler tarafından gerçekleştirilen fiili işgale karşı olmakla sınırlı bir harekettir. Nitekim zaten aynı esnada işgalci güçlerle el altından yapılan görüşme ve uzlaşılar sonucu, ciddi bir savaş durumu dahi yaşanmadan işgal sona erdirilmiştir.

 

Pınar Aydınlar’ın samimiyet sınavı

 


 

Halil Gündoğan

13.07.2026

 

 

Ardahan’a bağlı Damala belediyesi tarafından bir şölen düzenlenmekte. Bu şölenin esin kaynağı ise ilçe sınırları içinde yeralan Karadağlar’da her yılın haziran-temmuz aylarında oluşan gölgenin Atatürk silüetini anımsatmasıdır. Rivayete göre ilk kez 1954’te bir çoban tarafından fark edilen bu benzerlik, sonraki yıllarda, daha çok da turist çekmek için, ilgi odağı yapılmak istenmiş. Derken belediye, 1995 yılında bu işe daha profesyonel bir şekilde eğilme gereği duymuş. Bunu, “Atatürk’ün İzinde ve Gölgesinde Damala Şenliği” adı altında, geleneksel bir şölene dönüştürmüş. Yani bir başka ifadeyle, oluşan gölgenin Atatürk silüetini anımsatıyor olmasını pazarlamanın vesilesi yapmış. Dolayısıyla da bu şenlik, bir alevi şenliği veya bir başka yöresel kutsiyetin kutlanması şenliği değil; doğrudan, söz konusu o gölgenin oluşturduğu izin Atatürk’e benziyor olmasının kutlanmasıdır.  Pınar Aydınlar da işte tam da bu kutlamaya bir sanatçı olarak katkı sunmuş oluyor.

 

“NATO 3.0” ile ne yapılmak istendi?

 


Halil Gündoğan

10.07.2026

 

NATO’ya yeni format ihtiyacı

6-7 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da, uluslararası emperyalist güç odaklarının kanlı örgütü NATO’nun 36. Zirvesi gerçekleşti. Ancak bu zirve, öncekiler gibi öyle çok normal, sıradan bir zirve olmayacaktı. Bu zirve, “NATO 3.0” şeklindeki analitik isimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere bu kanlı örgüte, değişen koşullara uyarlı olarak yeni bir format atmak için tertiplenmişti. Bu, ABD’nin ve Batı Avrupalı belli başlı emperyalist güç odakları bakımından zorunlu bir gereklilik olmuştu. Çünkü öncelikle, tanımlanan o eski varlık koşulunu yitirmiş olması sebebiyle bir “meşruiyet” ve işlevsizleşme sorunu vardı. Dolayısıyla da değişen uluslararası güç dengeleri ve yeni kutuplaşmalar realitesinde yeni bir varlık koşuluna kavuşturularak; görev ve yetkiler bakımından güncellenmesi gerekiyordu. Çünkü bu artık yapısal bir sorun karakteri kazanmıştı. Her şeyden önce NATO, emperyalist güç odakları arasında keskinleşerek tırmanan çıkar farklılaşması ve keza Trump yönetiminde ki ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını önceleyerek diğerlerine dayatmasından ötürü bir iç yıkım sürecine girmişti. Öte yandan bu örgütün, yeni bir varlık koşulu üzerinden yeniden tanımlanıp işlevlendirilerek, “meşru” kılınmaya ihtiyacı vardı. Bu, başını ABD emperyalizminin çektiği yeni bir emperyalist paylaşım savaşı kışkırtıcılığında, daha aktif ve etkili bir saldırı savaşı aygıtına dönüştürülmesini gerektiriyordu.

 

Arkadaşlar Merhaba

 


Halil Gündoğan

4.07.2026

 

 

Bildiğiniz üzere İsviçre devleti uzunca bir süre iltica talebimi kabul etmedi. İlk negatif kararı bir buçuk yıl sonra vermişti. İtiraz ettiğimiz Federal Mahkeme dosyayı üç yıl gibi oldukça uzun bir süre rafta tuttu. Sonra, delillerin titizlikle incelenmediği gerekçesiyle dosyayı ilk mahkemeye geri gönderdi. Bu mahkeme de işi resmen sürüncemeye bıraktı. Bunun üzerine sizlerin de imzalarınızla katkı sunduğunuz o malum imza kampanyasını başlattık.

 

“Hainlik” linçi ve demokrasi fukaralığı

 


Halil Gündoğan

3.07.2026

 

Tabu ve dokunulmazlık zırhına sığınmak

Toplumsal kesimlerin hemen tamamında belli yönleriyle ortaklaşan, ama önemli oranlarda da farklılıklar ve özgünlükler arz eden, “aykırımsı” birtakım değerler sistemi vardır. Olacaktır da. Tabiatıyla bunlar, “zamanın ruhuna” uyarlı olarak farklı değerlendirmelere açık olurlar. Olmaları da gerekiyor. Yani bunlar, halkımızın, millet, devlet ya da daha dar anlamda örgüt-cemaat-lider, aşiret, kılan ve ailemizin “dokunulmaz” değerleri (“tabuları”) olarak eleştiriden muaf tutulamazlar. Tutulmamalıdırlar da. Çünkü bu tür şeyler statik değil, dinamik toplumsal yaşamın seyrindeki gelişim ve değişimlere koşut olarak revize edilmeye ve güncellenmeye açık olurlar. Toplumsal yaşamda her şey donuk olarak kalmış olsaydı; örneğin dört değil, bir “kutsal kitap” yeterli olurdu. Ya da “tek muktedirin” her şeye hükmettiği bir mecrada bu kadar fazla ve farklı ideoloji, din, mezhep ve inanca ihtiyaç oluşmazdı.

 

Demirtaş “sürecin” aktif aktörü mü yapılmak isteniyor?

 


Halil Gündoğan

30.06.2026

 

İyi bir insan ve cesur, demokrat bir politikacı

Sayın Selahattin Demirtaş kişi olarak kuşkusuz ki iyi, dürüst ve ilerici-demokrat biri. Keza cesur, zeki ve yetenekli bir politikacı da. O, klasik anlamda fanatik bir Kürt milliyetçisi değil elbet. Fakat Kürt ulusal davasının samimi bir militanı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Mahkemede yaptığı yazılı savunmasıyla bunu, tarihe not düşercesine, kayıt altına da almış oldu. Hem de Öcalan’ın İmralı Savunmasına adeta nazire yaparcasına bir tutumla.

 

Faik Bulut’un Öcalan iddiası

 


Halil Gündoğan

25.06.2026

 

“Başkan ideallerinden vazgeçmedi”

Ortadoğu uzmanı” unvanı sahibi de olan sayın Faik Bulut, Öcalan’a ilişkin son iddia ve yorumuyla herkeste bir şaşkınlık yarattı adeta. Hatırlanacağı üzere, kısa bir süre önce katıldığı bir etkinlikte aynen şunları söyleyebilmişti:


“Başkan, her şeye hazır olunması gerektiğini ifade ediyor. Ben 40 yıldır Öcalan’ın bir harfini bile kaçırmayan biri olarak söylüyorum; Öcalan statüyü, dili ve birçok şeyi dile getirmeyebilir ama bu iddiasından asla vazgeçmedi. Ben tüm okumalarından görüyorum ki Kürtlerin taleplerinden vazgeçmiyor.” (*)

 

Düşmana altın tepside sunulan zafer: 17’ler

 


Halil Gündoğan

17.06.2026

 

Kötürümselleştirme

16-17 Haziran 2005 tarihinde, Dersim dağlarında bir katliam ve büyük bir tasfiye hareketi gerçekleştirildi. Bu, Türk devletinin nokta operasyonu ve hava bombardımanıyla kolayca sonuç aldığı operasyonlardan bir diğeriydi. Dönemin Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın, Erzincan’daki 3. Ordu Karargahından operasyonu bir fiil yönettiği söylenirse de ama şu kesin ki operasyonun sonucunu bizzat Genel Kurmay Başkanlığı yapmıştır. Çünkü bu operasyon, sıradan bir gerilla gücünün imhası tarzı değildi. Bir örgütün parti ve gerilla güçlerinin en ileri seçme kadrolarının bir seferde topluca imha edilmesi operasyonuydu. Örgütün belini kırıp, kötürüm hale düşürmek hedeflenmişti.


Nitekim öyle de olmuştur. Devlet, kuvvetle muhtemeldir ki esasen “içten” aldığı istihbaratla, MKP’nin kongre delegelerinin toplu kıyımını tasarlamıştır. Aralarında 1. Ve 2. Genel Sekreterini ve keza yılların tecrübe ve birikimine sahip, seçme 17 değerli kadro ve savaşçıyı topluca imha etti.
 

 

Türk Devleti ABD’nin yeni NATO projesinin neresinde duruyor?

 


Halil Gündoğan

12.06.2026

 

Emperyalist saldırı aparatı

“Soğuk Savaş” sürecinde, ABD önderliğinde güya Sovyetler Birliği tehdidine karşı bir “savunma” paktı olarak kurulmuştu. Ancak tarihine kısaca göz atıldığında rahatlıkla görülecektir ki NATO, savunmadan daha çok, özellikle de ABD ve İngiliz emperyalizminin kolektif saldırı aparatı olarak işlev görmüştür. Hem de sayısız işgal ve kanlı operasyonların doğrudan icracısı olarak. Türk devleti de hem üyesi olma sebebiyle bütün bunların kolektif sorumluluğu altındadır ve hem de Kore Savaşı örneğinde olduğu gibi, bir fiil katılımcı olarak rol üstlenmiştir.

 

Sürecin acil görevi: DİRENİŞİ ve DEVRİMİ ÖRGÜTLEMEK

 


Halil Gündoğan

5.06.2026

 

Tarihi fırsat ve kritik eşik anları

Siyasal ve toplumsal yaşamda da bazı anlar vardır ki kritiktir. Gereğinin yerine getirilmemesi, telafisi zor, felaket boyutunda yıkımlara sebep olabilir. Bu anlar, özellikle de içinden geçilmekte olan sürecin sert-keskin çelişmeler tarafından domine edildiği ve radikal müdahalelerle çözüm talep edilen özgün süreçlerdir. Yani tarihi fırsat ve eşik anlarıdır. Fırsatları doğru değerlendirip, eşiğin gelecek vadeden tarafına geçmenin de treni kaçırıp, daha beter duruma geri yuvarlanmanın da mümkün olduğu anlardır.

 

Devrimci bir misilleme eylemi

 


Halil Gündoğan

27.05.2026

 

 

1971 devrimci çıkışı, solun o elli yıllık pasifist-edilgen ve alttan alan duruşunu dinamitleyerek, kendisine has devrimci değerlerin oluşmasına zemin oluşturdu. Faşist devleti, onun işkenceci-eli kanlı sivil ve resmi aparatlarını, halka açıktan zulüm eden gerici yerel despotları, ihbarcı ve ajanları doğrudan hedefe koyan radikal devrimci bir tutumun gelişmesinin yolunu açtı. Çok bariz bir şekilde devrimci misilleme tarzıyla, devletin halk düşmanı eli kanlı resmi ve sivil görevlilerince işlenen suçların hesabını sorma tutumunu, devrimci adalet adına kurumsallaşmasının zeminini oluşturdu.

 

Devrimci siyasal mücadele ve “birilerinin kuyruğuna takılma” çıkmazı

 


Halil Gündoğan

29.05.2026

 

“Sabit fikir”lerimiz

Verili sürecin siyasal mücadelesinin gereğince, şu veya bu nedenle kendisini sorunun birinci dereceden muhatabı gören veya öyle varsayan diğer toplumsal dinamiklerden, özellikle de sistem partileriyle birlikte aynı platformda bir fiil yer alma fikri, bizim sol-sosyalist ve özellikle de kendilerini “Maoist” addeden bazı kişi ve çevrelerce hâlâ da yadırganmaya devam ediliyor. Keza aynı şekilde, sürecin ana siyasal konusunun, toplumsal herkesim için var ettiği asgari müşterekler üzerinden baş düşmana veya mevcuttaki o temel sorunun çözülüp aşılması mücadelesinde birleşebilecek tüm toplumsal güçlerle çeşitli biçim ve kapsamlarda birleşmek veya birleşik mücadele yürütmek gerektiği fikri de peşin hükümle kolayca kuyrukçuluk veya o mücadelede baskın şekilde yer tutan burjuva partisinin çıkarlarına hizmet etme olarak damgalanmaktan geri durulmuyor.

 

Sorgulanması gereken esas sorun, CHP’ye neden kayyım atandığıdır


 


Halil Gündoğan

26.05.2026

 

Olgunun adı ve özü

Yargı marifetiyle, dinci faşist Erdoğan iktidarı tarafından, tıpkı belediyelere ve muhalif kesime ait birçok kuruma yapıldığı gibi, CHP’ye de kayyım atanmıştır. Öncelikle olgunun adı ve özünün, bu tam haliyle dosdoğru ifade edilmesi gerekiyor. Atanan kayyımın CHP eski genel başkanı Kılıçtaroğlu olması ve keza bu kişinin seçimi kaybettiği kurultayın iptal davasını yine bir başka CHP mensubunun açmış olması, ne Kılıçtaroğlu’nu atanmış kayyım olmaktan çıkarır ve ne de bu yapılanın ana muhalefet partisine karşı tezgahlanmış siyasi bir darbe olduğu gerçekliğini karartır.  Dolayısıyla da burada takınılması gereken tavır, doğrudan Erdoğan’ın bu siyasi darbeciliğine karşı olmak zorundadır. Sorgulanması gereken ana konu, Kılıçtaroğlu’nun “bir proje” olarak oynadığı rol ve sorunun CHP’nin bir iç iktidar meselesi olup olmadığı değil; Erdoğan’ın bunca iç ve dış kamuoyu tepkisini ve keza zaten dünya kadar sıkıntısı olan ülke ekonomisine maliyetini de göze alarak bu operasyonu neden yaptığıdır. Keza bu operasyonun ne tür bir ihtiyacın ürünü olduğu ve toplumun siyasal yaşamını nasıl etkileyeceğinin sorgulanmasıdır esas olan.

 

Taammüden bir devlet cinayeti

 


Halil Gündoğan

19 Mayıs 2026

 

19 Mayıs 1991 tarihinde, bir akşam vakti, İstanbul Hasanpaşa’da, bir cinayet işlendi soğuk kanlılıkla. Cinayetin doğrudan faili TC. Devletiydi. Rast gele, spontane gelişen bir durum değildi. TC. Devleti önceden tasarlayarak işlemişti bu cinayeti. Bu, bir misilleme eylemiydi. Devlet bu aleni yargısız infazla, silahlı sol örgütlere: “Sizin her silahlı eyleminize biz de sizin en değerli kadrolarınızdan bir veya birkaçını imha ederek yanıt vereceğiz.” Mesajını vermek istemişti. Bu, zaten göstermelik olan o “kanun, nizam ve hukuk devleti” normlarının da kaldırılıp atılmasının bir ifadesiydi aynı zamanda. Yani “kıstasa kıstas” yöntemine geçilmesiydi. Buda devletin aczi ve açmazının bir ifadesiydi. Tabii devlet bu yönteme çok daha önceden, K. Kürdistan’da yürütülen gerilla savaşı karşısında yaşadığı acizle başlamıştıysa da Türkiye metropollerinde 1990’lı yılların başlarında tekrardan ivme kazanan silahlı eylemler sürecinde başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim bu süreçte gerek TKP-ML ve gerekse Dev-Sol ve MLSPB’nin ivme kazanan şehir gerilla eylemleri söz konusuydu. Bu eylemler daha çok devletin işkenceci ve devrimci katili olarak ünlenmiş eli kanlı katil asker ve polis kadrolarının cezalandırılması eylemleriydi.

 

Komünist ve devrimcilerin savaş ve devrim hazırlığı olarak birlik sorunu

 


Halil Gündoğan

16.05.2026

 

Birliğin güncel önemi

Galiba öncelikle şu durum tespitinin yapılması gerekiyor: Gerek yerel ve gerekse enternasyonal ölçekte devrimci ve komünistlerin birlik sorunu, kuşku yok ki her dönem yakıcı bir önem arz eder olmuştur. Fakat bu önem, devrimci güçlerin adeta bin parçaya bölünerek son derece zayıf düştükleri, öte yandan bölgesel düzeyde, yani alt evreleriyle emperyalist yeni bir paylaşım savaşının yaşanmakta olduğu, keza sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği, bir diğer ifadeyle genelde devrim için nesnel koşulların hızla mayalanmakta olduğu bugünün koşullarında ki kadar kritik olmamıştır. Yani söz konusu bu koşullarda devrimci ve komünistlerin yerel ve enternasyonal ölçekteki birlik sorunu, sıradan olağan bir ihtiyaç olarak değil; abartısız, tam bir varlık-yokluk sorunu olup, “kader” belirleyici önemde bir ihtiyaç karakterindedir. Yani bu birliğin sağlanması sorunu gerek yerel ve gerekse enternasyonal bazda devrimci güçlerin kaçınılmaz olarak girişecekleri anti-faşist ve anti- emperyalist mücadelede kendi iç cephelerini tahkim etme sorunudur.

 

“Demokratik entegrasyon” iradesi: “Rojava Devrimi”nin tasfiyesi

 


Halil Gündoğan

11.05.2026

 

Ortak açıklamanın öz içeriği

Kısa bir süre önce aralarında TKP-ML’nin de bulunduğu 6 örgüt, “Rojava devrimi tüm ezilen dünya halklarınındır, savunacağız.” Başlıklı ortak bir açıklama paylaştı. Bildiride özetle: “Başta Türkiye halkları olmak üzere tüm bölge ve dünya halklarına sesleniyoruz; Rojava’da uğruna ölünecek değerler yaratmış bir devrim gerçekleşmiştir. Rojava devrimini savunun! Bu devrim etrafında kenetlenin! Rojava’ya dayatılan tasfiye saldırılarına karşı her yerde mücadeleyi yükseltin! HTŞ ile girilecek her türlü siyasi, ekonomik işbirliğine karşı mücadele edin!” denildikten sonra bir saptama ve çağrı daha yapılıyor:

 

Kaypakkaya ardılı partilerin bitimsiz “senfonisi”

 


Halil Gündoğan

8.05.2026

 

 

Hatırlanacağı üzere, TKP(ML)’nin Kaypakkaya tarafından kuruluş tarihi olan 24 Nisan vesilesiyle, Kaypakkaya ardılı mevcut partilerin her birinin MK-Siyasi Büroları, Partilerinin 54. kuruluş yıl dönümünü kutlayan açıklamalar yaptılar. Farklı sözcüklerle ifade edilmiş olsa da ancak ortak mesajları şuydu: “TKP(ML) 54. Mücadele yılında, İbrahim Kaypakkaya’nın yolunda ve çizgisinde kararlılıkla ilerlemeye devam ediyor.” (Mealen)

 

Çin modeli devrim stratejisi hâlâ uygulanabilir midir?

 


Halil Gündoğan

5.04.2026

 

 

Ayırt edici temel özellikleriyle USHSS (*)

Bilindiği üzere Çin Devrim Modeli olarak da anılan devrim stratejisi, Mao Zedung’un gerek savaş literatürüne ve gerekse Marksizm-Leninizm bilimine kazandırdığı, Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisidir (USHSS). Stratejik Savunma, Stratejik Denge ve Stratejik Saldırı olmak üzere üç stratejik aşamadan oluşan bütünsellikli bir stratejidir. Bu strateji, stratejik savunma dönemi boyunca geçerli olan uzun süreli köylü gerilla savaşı ile güçlü bir gerilla ordusu yaratmayı ve düşmanı kırsal alanda yıpratarak ve kızıl siyasi üsler oluşturarak devrim ile karşı devrim arasında bir denge oluşturmayı hedefler. Sonra mevzi ve cephe savaşları ile bu dengeyi belirgin bir şekilde devrim lehine olacak şekilde değiştirme hedefi güder. Ve en son olarak da kuşatılmış kentlerde başlatılacak toplu ayaklanma ile karşı devrimi bozguna uğratarak, devrimi başarıya ulaştırmayı hedefler. Yani bu devrim stratejisi, Leninist veya Sovyetik Devrim Stratejisinin aksine, uzun süreli silahlı mücadele seyrinde, kırlardan şehirlerin kuşatılması esasına dayanır. Devrimin ideolojik-siyasi önder gücü proletarya olsa da temel gücü, feodal ve yarı feodal sosyo ekonomik yapının var ettiği topraksız ve yoksul köylülüktür. Yani aslında bir ‘köylü devrimi’ olarak devrim, asgari görev olarak, önüne başta toprak sorunu olmak üzere, burjuva demokratik devriminin görev kapsamında olup ta çözülmemiş olan tüm demokratik devrim sorunlarının çözümünü koyar. Devrimin azami programı ise sosyalist devrime geçişin alt yapısını oluşturmaktır.

 

Sahi, dünyada bugün hâlâ Esas akım devrim midir?

 


Halil Gündoğan

30.04ç2026

 

 

Günümüz dünyasında devrimin mi yoksa emperyalist savaş etmenlerinin mi baskın unsur olarak süreci karakterize ettiği sorunu, uzunca bir süreden beridir tartışılagelmekte. Kişi olarak sanırım bir on yıl kadar önce, dünyadaki olgusal gerçeklikten hareketle, baskın unsurun artık savaş etmenleri olduğu tespitinde bulunmuştum. Sonrası süreçte yazdığım birçok makalede de bunu işlemeye devam etmiştim.

 

Emperyalist savaş karşıtı cephe sorunu

 


 

Halil Gündoğan

24.04.2026

 

Emperyalistler savaşa hazırlanıyor

Emperyalist güç odaklarının topyekûn bir seferberlikle yeni bir paylaşım savaşına hazırlanmakta olduğu artık kesinlikle bir sır değil. Öyle ki bu “sır” artık Mısır’daki o meşhur sağır sultan tarafından bile duyulmuş durumda. İnsanlık ve doğa düşmanı kapitalist dünyanın bu zorba ve haydut hükümranı emperyalist güç odakları, tüm enerji ve olanaklarını seferber ederek, savaşa hazırlanmakta. Öyle ki mevcut silah fabrikalarına ek olarak hem yeni tesisler kurmakta ve hem de başta otomobil ve diğer pek çok demir-çelik sanayisine ait fabrikalarda silah ve mühimmat üretimine geçmekteler. Ordularını ve savaş teknolojisini yeni tarz savaşın ihtiyaçlarına göre yeniden oluşturmakta veya reorganize etmekteler. İç cephe tahkimatını oluşturmak için iç faşistleştirme sürecine hız kazandırmış durumdalar. Eskiyen veya sürecin olgularına yanıt vermeyen mevcut ittifaklar yerine yeni ve farklı ittifaklar oluşturma arayışına hız vermiş durumdalar. Bu bağlamda, 2. Dünya Savaşı sonrası, “Soğuk Savaş” sürecinin bir enstrümanı olarak kurulan NATO’nun bugün özellikle de İngiltere veya Almanya liderliğinde yeniden konumlandırılarak, AB’nin etkin bir savaş makinasına dönüştürülmesi dahi “acil görevler” kapsamına alınmış durumda. Pek çok Batı Avrupalı devlet yeniden zorunlu askerlik ve seferberlik yasal düzenlemeleri yapmakta. Keza gerek rakiplerinin nüfus alanlarını, lojistik yollarını ve stratejik hammadde ve gıda kaynaklarını darbeleyip sınırlandırmak ve gerekse aynı şekilde kendi nüfus alanlarını genişletmek veya tahkim etmek için, bir bakıma “önleyici savaş doktrini” gereğince, lokal ve bölgesel savaş ve operasyonları tırmandırarak arttırmaktalar. Vs. vs.

 

İt dalaşı: İsrail-Türkiye gerilimi

 


Halil Gündoğan

21.04.2026

 

 

Bilindiği üzere İsrail devletinin Siyonist yöneticileri ile dinci faşist Erdoğan-Bahçeli iktidarı arasında uzunca bir süreden beridir devam edegelen bir gerginlik söz konusu. Son günlerdeki gibi dozu bazen de yükselen, ama her halükârda kontrollü bir gerginlik. Evet, kesinlikle kontrollü bir gerginlik! Karşılıklı olarak biri diğerini kendisi için ciddi bir yaşamsal tehdit olarak sunmakta. Ve keza bunun üzerinden iç ve dış siyasetlerini dizayn etmeye yarayan argümanlar geliştirmekteler. Türk tarafı İran’dan sonra İsrail’in saldırı hedefinde Türkiye’nin olduğunu propaganda ederken; İsrail ise yayılmacı hedefler güden Türkiye’nin İsrail’in güvenliğini ve “doğal nüfus alanlarını” tehdit ettiğini ileri sürmekte.

 

Zorunlu “Ateş kes” molası

 


 

Halil Gündoğan

17.04.2026

 

Savaşın iki neden

İran’ın, başını ABD’nin çektiği emperyalist güç odaklarınca böylesine üst perdeden öncelikli hedef seçilmesinin iki esaslı nedeni söz konusu. Bunlardan birincisi, ABD başta olmak üzere Batı Avrupalı belli başlı emperyalist güçlerin (Tabii bu kapsamda NATO ve üyesi Türkiye’nin) ve İsrail’in ön gördükleri Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilmesinde İran’ın arz ettiği kritik önemdir. İkincisiyse; bir bütün olarak başlaması artık tamam bir zamanlama meselesi haline gelmiş olan top yekûn dünya savaşında İran’ın, yine başını ABD’nin çektiği emperyalist güç odaklarının baş rakip olarak hedefe oturttukları Çin-Rusya blokunun kuşatılmasında arz ettiği stratejik önemdir.

 

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşta İran desteklenmeli midir?

 


Halil Gündoğan

14.04.2026

 

Özet genel yaklaşım

Bu savaşa ilişkin komünistlerin tavrının ne olması gerektiğine dair genel yaklaşımımı, farklı tarihlerde paylaştığım iki makalemde dile getirmiştim. Özetle; evet, İran emperyalist amaçlı bir saldırıya uğramıştır. Ve tabii ki kesinlikle buna karşı durulmalı ve şiddetle protesto edilmelidir. Keza elbette ki İran devletinin kendisini savunma hakkı vardır. Ve bu, tabii ki meşrudur da. Ancak bu haklı ve meşru olma durumu, biz komünistlere onun yanında saf tutma ve yurt savunması yapma görevi yüklemez. Tam aksine bu durum, günün görevi olarak komünistlere, saldırıya uğrama durumuna bakılmaksızın hem saldırgan dış güçlere ve hem de zorba yerli iktidara karşı, ulusal ve sosyal kurtuluşu hedefleyen bir iç savaşı organize ederek yürütme tarihi görevini yükler. Keza ilgili makalelerde neden böylesi bir tutum alınması gerektiği de yine özetle dile getirilmişti.

 

Öcalan’ın “Kürt halk önderi” olarak kabul ve takdimi doğru mudur?

 


Halil Gündoğan

7.04.2026

 

Anormalin “normal” hali

Başta Apocu Kürt Siyasal Hareketi olmak üzere, bir kısım sol-sosyalist kesimler, Öcalan’ı “Kürt halk önderi” olarak taktim etmekteler. Bunun, Öcalan’ı her türlü örgütsel hiyerarşinin üzerinde erişilmez bir yere oturtan, onun söz ve buyruklarını adeta “tanrı kelamı” gibi, tartışılmaz mutlak doğru kabul eden ve ona “Güneşimiz” diye tapınan Apocu Kürt Siyasal Hareketi açısından öyle çok da garipsenecek bir yanı yok aslında. Ancak aynı “normal”, onu “Kürt halk önderi” olarak takdim eden bir kısım sol-sosyalist kesimler açısından elbette söz konusu olamaz. Neden olamaz? Çünkü şu iki esaslı neden ona bu payenin verilmesini mümkün kılmıyor:

 

Ali Uçar’ın (Asker’in) anısına

 


Halil Gündoğan

6.04.2026

 

Tarih, 1980 yazı. 12 Eylül askeri faşist darbesine adeta “beş kala” gibi kritik bir zaman dilimi… 12 Mart darbesi sürecinde tutsak edilen ve 1974 Ecevit affı ile dışarı salınmayan birçok örgüt kadrosunun özgürlüklerine kavuşturulması planlanıyor.

 

Taner Akçam’ın maksatlı “Türk Solu” yorumu

 


Halil Gündoğan



3.04.2026

 

Girizgâh


Profesör T. Akçam, 29 Mart 2026 tarihli medyascope.tv sitesinde yayınlanan “Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu” başlıklı makalesinde, oldukça ilginç ve dikkat çekici analiz ve yorumlar yapıyor. Makalenin giriş ana teması, son dönemde gündemi bir hayli meşgul eden şu malum, O. Müftüoğlu- E. Kürkçü polemiği. Akçam haklı olarak böylesi bir polemikle gündemin meşgul ediliyor olmasını isabetli bulmuyor ve tarafları serzenişsel bir üslup ile eleştiriyor.