Halil Gündoğan
12.06.2026
Emperyalist saldırı
aparatı
“Soğuk Savaş” sürecinde, ABD önderliğinde güya Sovyetler Birliği tehdidine karşı bir “savunma” paktı olarak kurulmuştu. Ancak tarihine kısaca göz atıldığında rahatlıkla görülecektir ki NATO, savunmadan daha çok, özellikle de ABD ve İngiliz emperyalizminin kolektif saldırı aparatı olarak işlev görmüştür. Hem de sayısız işgal ve kanlı operasyonların doğrudan icracısı olarak. Türk devleti de hem üyesi olma sebebiyle bütün bunların kolektif sorumluluğu altındadır ve hem de Kore Savaşı örneğinde olduğu gibi, bir fiil katılımcı olarak rol üstlenmiştir.
Normalde Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte, varlık
koşulunun da son bulmuş olması gerekirdi, değil mi? Çünkü artık komünist
ülkelerden gelebilecek herhangi bir askeri tehdit kalmamıştı. Ancak tabii ki bu
“tehdit” zaten bir bahane enstrümanıydı. Onun kanlı tarihinin hiçbir işgal ve
ülkelerin iç işlerine doğrudan müdahale operasyonlarının sahici gerekçesi,
Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu somut ve gerçek herhangi bir tehdit fiili
olmamıştır. Tek taraflı bir oyun kurgusuyla tamamı, emperyalist emellerle
gerçekleştirilmişlerdi.
Yeni işleviyle
yeniden konumlandırma
NATO’nun gerçek işlevinin, özellikle de Batı Avrupalı
kapitalist-emperyalist devletleri Sovyetler Birliği ve bağlaşığı Varşova
Paktı’ndan gelecek olası tehdide karşı korumak olmadığı, Sovyetler Birliği
sisteminin çöküp ortadan kalkması sonrası süreçteki pratiğiyle de ispatlıdır. Eski
Sovyetler Birliği üyesi devletlere adeta çökercesine, her birini NATO üyesi
yapma gayretleri tipiktir. Çünkü Rusya’yı ve Rusya üzerinden de asıl büyük
“tehdit” varsayılan Çin’i kuşatarak ablukaya almayı amaçlayan bu pratiğe başka hiçbir
haklı ve makul gerekçe gösterilemez. Hatırlanacağı gibi Rusya’nın Ukrayna’yı
işgali de tamamen, ta burnunun dibine kadar sokulmak isteyen NATO’nun bu
yayılmacı saldırgan siyasetin sonucu olarak gündeme gelmişti.
ABD’nin NATO’yu, Çin’i kuşatma stratejisinde başat bir aktör olarak
kullanma isteği, üçüncü bir emperyalist savaş ortamının iyice olgunlaşmakta
olduğu bu süreçte, artık çok daha açık. Çünkü ABD bu devasa savaş aparatını
sırf, Rusya’nın Batı Avrupa’ya sanal tehdidi bahanesiyle kullanmıyor. Aynı
zamanda Çin’i, oluşturmaya çalıştığı “Asya-NATO’su” (yani önceleri
“Asya-Pasifik”, son dönemlerde ise Hindistan’ı merkeze alarak “Hint-Pasifik”
olarak tanımlanan ismiyle) adı altında, daha da büyüterek kullanmak istiyor.
Asya-NATO’sunun hali hazırdaki çekirdek kadrosu, zaten çoktandır ABD’nin adeta
birer askeri üssü haline getirilmiş olan Japonya ve Güney Kore, keza çoktandır
ABD’nin birer nükleer üssü haline getirilmek istenen Avusturalya ve Yeni
Zelanda yer almakta. Son süreçte bu oluşuma hem stratejik jeopolitiğinden ve
hem de nükleer savaş teknolojine sahip bir güç olmasından da ötürü, Hindistan
da dahil edilmeye çalışılıyor.
ABD’nin NATO
hesapları
Yani propaganda edilenin aksine, ABD NATO’dan vazgeçmiş değil. Tam aksine
NATO’yu, değiştirilip yenilenen “güncel stratejik tehdit” algısı üzerinden
yeniden yapılandırıyor. Mevcut NATO’nun ağırlıklı yükünü Batı Avrupalı
emperyalist güçlere yıkarak, kendi olanaklarını daha çok NATO’nun Asya kolunu
oluşturmak üzere kullanmak istiyor. Tabii bunda ABD’nin NATO’yu tek yanlı ve
emir vaki bir şekilde doğrudan kendi “ulusal çıkarlarına” endeksli kullanma
istem ve dayatmalarından ötürü Batı Avrupalı bir kısım emperyalist güçlerle
yaşadığı çelişki ve sürtüşmelerin de payının olduğu muhakkaktır. Ama her
halükârda ABD, mevcut güç denklemi bozulmadıkça, NATO gibi vurucu operasyonal
bir savaş aygıtını kolay kolay terk etmez. Nitekim etmiyor da! Tam aksine onu,
yeni kuşatma stratejisine uygun olarak, söz konusu Asya-NATO’su projesi
dışında, Polonya üssüyle Baltık sahasında, Romanya üssüyle Batı Karadeniz ve
Türkiye ile Doğu Akdeniz ve Ortadoğu sahasında yeniden konumlandırmakta baş
belirleyen olarak rol oynuyor.
ABD ile AB’nin
farklılaşan yaklaşımı
NATO’nun ABD tarafından bu eksenli yeni dizayn ve konumlandırılması, bir
kısım Batı Avrupalı emperyalist güçler tarafından pek de kabul görmüş gibi
durmuyor. Özellikle Almanya, Fransa ve İngiltere’nin, şimdiden açıktan tavır
koymaktan imtina ederek, farklı alternatifler üzerinde yoğunlaştıkları da bir
başka gerçek. Bunlar, ABD’ye rağmen mevcut NATO’yu doğrudan Batı Avrupa gücü
yapmanın zorluğunun idrakinde olarak, yine de onu bir Avrupa gücüne dönüştürme
opsiyonunu da ellerinde tutmak istiyorlar. Fakat bununla birlikte her biri
öncelikli olarak kendi “ulusal savunma gücünü” oluşturmayı ve ardından da
anlaşabilenlerin ortaklığıyla, birleşik bir Avrupa savunma gücü oluşturma
hesapları peşinde olduklarını da zaten pek gizlemiyorlar.
ABD yönetimi de bu hesapların farkında olarak, mevcut NATO’yu Batı
Avrupa’nın bu ana çekirdek güçlerinin dışında, öne çıkardığı örneğin Polonya,
Romanya ve Türkiye gibi alternatif güçler ve keza “Asya-NATO’su” projesi
kapsamında yer alan o malum beş devlet üzerinden yeniden yapılandırmak ve
konumlandırmanın hesaplarını yapıyor.
Türk devletinin
tavrı
Türk devletinin bu yeniden yapılandırma ve konumlandırmada tavrını ağırlıklı
olarak ABD’den yana ortaya koyduğu açık. Tabii öte yandan NATO dışında özerk
birleşik bir Avrupa savunma gücüne sıcak baktığı da bir gerçek. Ancak hem ortada
henüz somut bir oluşumun olmamasından ve keza hem de böylesi bir oluşum,
NATO’nun karşı kamp rakibi olarak düşünülmediğinden; birbiriyle çelişen bir
durum da arz etmez.
Ancak Türk devletinin İncirlik ve Kürecik üslerine ek olarak Adana ve
İstanbul’da kurulması öngörülen iki “Çok Uluslu Kolordu Karargâhı” ile, NATO
ile çok daha sıkı angajman ilişkileri içine girmiş olduğu da açık. Keza
NATO’nun yeni dönem politikalarının belirleneceği toplantısının Ankara'da
yapılacak olması da bu ilişkiyi özellikle de ABD lehinde daha bir pekiştirecekte.
Nitekim ABD’nin oluşturmaya çalıştığı “Asya-NATO’su ortakları” olarak anılan
beş devletin, ABD’nin istemi doğrultusunda, Hakan Fidan tarafından NATO
toplantısına davet edilmesi de bu angajmanın hangi boyutlara varmış olduğunun bir
başka ifadesidir.
İktidar gücü ve bekasını Trump’ın icazetine bağlamış olan dinci-faşist
Erdoğan’ın, mevcut durumda başka türlü davranma lüksünün olmadığını söylemek
yanlış olmayacaktır. Erdoğan iktidarının, ABD başkanından “meşruiyet” icazetini
hangi taviz ve hizmetler karşılığında aldığı kamuoyuna açıklanmayacaktır elbet.
Ancak bunun sonsuza kadar sır olarak kalmayacağı da bir gerçek. Nitekim bu
pazarlığın, örneğin NATO’nun yeniden konumlandırılması, Suriye ve İran operasyonları
ve keza Abraham Anlaşması’nın kabul edilmesi gibi bir takım kritik başlıklarda
verilen sözler olduğu şimdiden açığa çıkmış durumda.
NATO’ya tavır soyut genellemeden
ibaret olmamalı
Hal böyle olunca da Temmuz başlarında Ankara'da gerçekleştirilecek
buluşmasında, NATO’ya karşı demokratik ve sol cenahtan ve hatta “yerli ve
milli” olma iddiasında olanlarca gerçekleştirilecek tepkinin sivri ucunun iktidar
bloğuna yöneltilmesi gerekiyor. Yani bir başka ifadeyle, tek adam rejiminin artık
tamamen özdeşleştiği Türk devleti ve “aklına” da yöneltilmesi gerekiyor.
Sürecin politik propagandasının teşhir merkezine aynı zamanda, dinci-faşist
Erdoğan iktidarının, güncel tek misyonu yeni bir emperyalist paylaşım savaşına
hazırlanmak olan eli kanlı NATO’ya sunduğu ileri karakol ve lojistikçi
hizmetinin oturtulması da gerekiyor. Aynı şekilde, emperyalist bir savaş aygıtı
olan NATO’dan derhal çıkılması, keza irili ufaklı tüm üs ve tesislerinin
kapatılması talebinin, kitlesel bir talep olarak öne çıkarılmasının
hedeflenmesi gerekiyor. Bu, doğallığıyla, yoğun bir taban çalışması ve kitleyle
doğrudan ilişkilenmenin de vesilesi olacağından; devrimciler açısından
kaçırılmaması gereken bir fırsattır da.
