Halil Gündoğan
10.09.2026
Öcalan’ın “Süreç”teki
rolünün gizlenmesi
Özgür Gelecek gazetesi, 12 Ağustos 2026 tarihli sayısının “Politik-Gündem” bölümünde, “‘Kürt Barışı’ ve ‘Çerçeve Yasa’nın Gölgesinde KÜRT ULUSUNA ÖZGÜRLÜK!” başlığı altında genel bir değerlendirme yaparak; kendince, gereken doğru tavrın ne olması gerektiğini ortaya koymuş. Yani en azından böyle yapmış olduklarını düşünüyor ve buna inanıyor olmalılar ki yazıda bir hayli de iddialı hüküm ifadeleri kullanmış.
Ancak ne var ki yazının esas olarak; “Ezilen
bağımlı Kürt ulus gerçekliğinin yeniden üretimi” alt başlığı altında, bu “yeniden üretim” icraatı, “esasen”
değil, “tamamen” devletin tek taraflı olarak yaptığı/yapmak istediği bir şey
olarak sunulmuş. Örneğin şöyle deniyor:
“Dahası TC. devleti sadece Türkiye’de değil bir bütün olarak bölgede Kürt
hareketinin tasfiyesini hedeflemektedir. (…)”
“Yaşanan bu sürecin ilk adımı, Rojava Devrimi’nin tasfiye edilmesiyle
atılmış durumdadır. Rojava Devrimi’nin tasfiyesi ve ‘demokratik entegrasyon’
söylemleri, bir yanıyla ABD’nin bölgesel politikalarıyla uyumluyken diğer
yanıyla Kürt ulusunun bir ulus olmaktan kaynaklı en doğal haklarının ret ve
inkâr edilmesinin yeniden üretilmesidir.”
Görüleceği gibi bu “bağımlılık” ilişkisinin söz konusu “süreçte” “yeniden
üretiminde” Öcalan’ın oynadığı o son derece belirleyici kritik aktif rolü ya
titizlikle es geçiliyor. Es geçmekle de yetinilmeyip, eleştirerek tavır koyan
kesimler hedef alınarak eleştiriliyor.
“Ulusal özne” olabilme
kriterlerinin yok sayılması
Keza ulusal kurtuluş mücadelesinin aktif önder gücü olma görev ve
sorumluluğunu, iradesini “Önderlik kurumu” olarak Öcalan’a teslim ederek, onun devletle
ortaklaşarak başlattığı o kolonyalist
ilişkinin “yeniden üretim” sürecinin uysal bir itaatkârı durumuna düşürmüş olan
AKSH, hâlâ da “Kürt ulusal hareketinin” muteber önder gücü olarak
değerlendirilebiliyor.
Tabii aynı şekilde, artık tamamen yeni bir Türk ulus devleti inşasının
“kurucuları” arasında yer alan, Kürtlerin tamamını Türk devletinin himayesine
almayı ve onu Orta Doğunun lider gücü yapmak için devletle el ele Kürt-Türk
İttifakı kurma sevdasında olan, bunu yaparken de Kürtlerin tüm ulusal haklarından,
o ulus adına vaz geçme hak ve yetkisini kendisinde bulan Öcalan da hâlâ “Kürt
ulusal hareketi önderi/Kürt halk önderi Abdullah Öcalan” olarak değerlendirilip,
taktim edilebiliyor.
“Ulusal hareketin
sınıfsal temeli” sorunu
“Kürt ulusal hareketinin son sürecine yönelik sosyal şoven anlayışlar
dışında soldan ve devrimci hareketten getirilen eleştiriler, Kürt ulusal
hareketinin ‘bir ulusal hareket’ olduğu ve ulusal hareket içinde Kürt ulusal
burjuvazisi ve Kürt halkının farklı farklı talep ve çıkarları olduğu gerçeğini
göz ardı etmektedir.”
“(…) Kürt burjuvazisi, ulusal baskı politikasına karşı çıkarken, Kürt
halkına yönelik sınıfsal baskı politikasına ise taraftardır. Bu somut ve farklı
çelişki, birbirinden ayrı olarak ele alınmazsa, son süreçte yaşanan gelişmeler
doğru değerlendirilemez ve dahası doğru bir politika geliştirilemez.”
“Nitekim ulusal hareketin sınıfsal muhtevası hatalı değerlendirildiği
içindir ki Kürt ulusal hareketinin TC. ile anlaşması abartılı bir şiddetle
mahkum edilmekte ve hatta teslimiyet, ihanet teorileri havalarda uçuşmaktadır.
Bu türden değerlendirmeleri yapanlar, savaşanların aynı zamanda barışacağı
gerçeğini yok saymaktadır.”
Özgür Gelecek gazetesinde ortaya konulan bu yaklaşım ve tutum, besbelli ki
başlı başına bir kafa karışıklığı, bir siyasal oportünizm ve ucuzundan, kötü
bir pragmatizm emsalidir.
İlkelerde son derece katı bir tutarlılığın sembolü olan Kaypakkaya gibi
ideolojik-siyasi bir rehberin takipçisi iddiasına sahip Özgür Gelecek gazetesi,
bu tutum ve yaklaşımıyla ciddi şekilde eleştirilmeyi hak ediyor. Çünkü buradaki
yaklaşımı, Öcalan’ın ve artık AKSH künyesi edinmiş olan PKK’in somut durumunun
analizi üzerinden şekillenmiyor. Değerlendirme ve nitelemeleri, adeta ta fi
tarihinde kalmış, geçmiş dönem değerlendirme ezberleri üzerinden şekilleniyor.
Oysa tavrın, verili süreçte yaşanan olgusal gerçeklerin somut analizi ve bunun
siyaseten neye tekabül ettiğinin saptanmasıyla ortaya konması gerekiyor.
Mesela kuruluş sürecinde ortaya koyduğu program ile, 27 Şubat Çağrısıyla
ortaya koyduğu “yeni paradigma”nın temsil ettiği sınıfsal gerçeklik aynı mıdır?
Elbette ki değildir.
Fakat ne var ki “sınıfsal temele” belirleyici bir önem atfeden Özgür
Gelecek gazetesi, o bir hayli cakalı eleştirilerine rağmen, “Önderlik”
iradesiyle hareketi bir bütün olarak ipoteği altına almış olan Öcalan’ın “yeni
paradigma” adı altında ortaya koymuş olduğu siyasetin hangi sınıf veya sınıfsal
katmanın siyaseti olabileceğinin yanıtını vermeyerek es geçiyor.
Yani Kürt ulusal hareketinin bir kolu/fraksiyonu olan PKK’yi “Kürt burjuvazisinin”
(aslında normalde, sol literatürde bununla kastedilen burjuvazi, “milli
burjuvazi” olarak tanımlananıdır. Fakat şu da olgusal bir gerçek ki “Kürt
burjuvazisi” sadece bu “milli” olanından ibaret değil. Burjuva ulusal
çıkarların temsilcisi olarak cılız bir milli burjuvazinin yanı sıra, sömürgeci
egemen ulus ve uluslararası emperyalist burjuvazinin taşeronu olarak, “ulusal
değerler” kaygısı taşımayan ve bu özelliğiyle de “ulusal özne” olma vasfını
yitirmiş olan komprador ve keza işbirlikçisi tekelci burjuvazi de vardır.
Birincisiyle diğer ikisi arasında “milli çelişki” antagonist bir özellik de taşır.
Ulusal kurtuluş davası ve mücadelesinin söz konusu olduğu bir denklemde, bu
ayrımların titizlikle yapılmaması, bir siyasal hareket açısından, oldukça vahim
bir durumdur.) temsilcisi olarak gördüğünü varsaysak bile, ancak hangi süreçte
bu burjuvazinin hangi katmanının temsilcisi durumuna evrildiğinin yanıtı,
maalesef ki yok.
Halbuki azıcık sorgulansa rahatlıkla görülebilecektir ki Öcalan’ın, İmralı
Savunması ve “Demokratik Cumhuriyet ile Birlik Projesi” ile ortaya koyduğu ve
PKK’nin “21. Yy Manifestosu” adı altında ambalajlayarak sahiplendiği bu yeni
rotası, onu zaten otomatikman “Kürt ulusal kurtuluş davası” saflarından alıp,
sömürgeci egemen ulusun saflarında konumlandırır. Yani aynı zamanda bu duruş
onu, etnik köken itibariyle Kürt orjinli olmaktan çıkarmasa da ama yine
otomatik olarak Kürt ulusal dinamikleri dışına iter. Çünkü bu pozisyonuyla o,
değil Kürt küçük burjuvazinin temsilciliğini, Kürt milli burjuvazisinin
temsilciliğini de terk etmiş olur. O, geliştirdiği bu yeni “siyasal programı”
ile artık doğrudan işbirlikçi Kürt liberal burjuvazisinin çıkarlarının sözcüsü
ve temsilcisi pozisyonundadır. (*) Yani o artık mensubu olduğu ulusun çıkarlarının
korunup geliştirilmesinin değil, örneğin tıpkı komprador ya da işbirlikçi burjuvazinin
yaptığı gibi, saflarında konumlandığı egemen ulus burjuvazisinin ve emperyalist
güçlerin çıkarları ve bu hizmet karşılığında edineceği bencil kazanımlarının temsilcisidir.
Fakat şu da bir gerçek ki PKK o süreçte her ne kadar da Öcalan’ın bu rota
değişikliğini onaylamış olsa da ancak sömürgeci devletin sürdürmeye devam
ettiği inkâr ve imha siyaseti nedeniyle, reel politik olarak, Öcalan ile
birebir aynı netlikte bir saf değiştirme rotasına oturmadı. Ulusal kimliğini
koruyup, Kürtlerin ulusal haklarının kazanılması programına bağlı kalarak,
zorlu ve ağır bedelleri olan silahlı mücadeleyi sürdürme ve direniş çizgisinde
kalma ısrarını devam ettirdi. Bu bakımdan bu süreci itibariyle de PKK Kürt
milli burjuvazisinin ve orta-üst düzey küçük burjuvazisinin temsilcisi bir “ulusal
özne” olma konumunu esasen korudu.
Ancak malum son “süreç” bağlamında, Öcalan’ın “27 Şubat Çağrısı” ile girdiği
yeni rota hem kendisini ve hem de PKK’yi çok daha farklı boyutlara taşımış
oldu. Bu aşama itibariyle Öcalan artık doğrudan yeni Türk ulus devleti
inşasının “kurucu” öznelerinden biri olarak, ona iltihak etmiş oldu. Yani onun
artık göstermelikte olsa “Kürtlük” diye bir davası ve derdi kalmamış durumda. Bu
aşama itibariyle onun “Kürtlük” adına olacak tüm iddia ve vaatleri tamamen,
edindiği otorite ve itibarı kullanarak, Kürtlerin hiç olmazsa önemlice bir
bölüğünü kendi kontrolünde tutma amaçlıdır.
Tutarlı ve
bütünlüklü devrimci eleştirinin önemi
Bunun net olarak böylece ortaya konması gerekiyor. Çünkü bu yapılmadıkça,
özellikle de taban olarak Kürtlerin ve Kürt ulusal dinamiklerinin, keza “iyi
niyetli” sol ve solumsu demokrat kesimlerin devlet ve AKSH’nin bilinçli bir
gayretle oluşturdukları sis bulutu nedeniyle, kısa sürede yalın gerçekleri
görmeleri pek öyle kolay olmayacaktır. Bu olmayınca da ihanet çeperini kırıp
geçmek ve hareketi kendi doğal mecrasında yeniden inşa etmek, en azından yakın
dönem açısından oldukça zor olacaktır.
Bu “süreç” ile, yani 27 Şubat Çağrısına uyarak, Öcalan’ın Kürt ulusal
mücadelesini tasfiye edip, Kürtleri yeni Türk ulus devleti inşasının “dolgu”
öznesi yapacağına dair devlet ile vardığı mutabakatı kabul etme suretiyle, Kürt
ulusal kurtuluş mücadelesinin aktif öznesi olarak PKK de objektif olarak
kendisini esasen diskalifiye ederek, AKSH’ne dönüştürmüş oldu. Bu geriye düşüş
onu, edilgen bir şekilde de olsa, Öcalan’ın yeni amaç ve sevdasının “dolgu”
öznesi olarak, sömürgeci devletin kendisini yeniden tahkim etmesinin hizmetine
sokacaktır.
Peki bu anti ulusal işlev ve rolü kabullenişiyle, AKSH ne oranda hâlâ Kürt
ulusal dinamiği iddiasını koruyor olabilir acaba? AKSH olmayı reddedip, gerçek
anlamda Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin öznesi olmaya geri dönüş yapmadıkça
da hâlâ tüketmediği iyimserliğine rağmen, bu iddiayı bu şekilde uzun bir süre
koruması pek olası olmayacaktır.
Ancak yine de şunu önemle vurgulamak gerekiyor: AKSH olmayı kabul etmiş
olmakla, Kürt ulusal davasını önemli oranda dumura uğratmış olan PKK’nin yine
de geçiş sürecini tam olarak tamamlayıp, Öcalan gibi bir Türk milliyetçisi (Ziya
Gökalp misali) konumuna geldiği, en azından şu aşama itibariyle, söylenemez. Aynı
şekilde, mevcut haliyle, işbirlikçi liberal burjuvaziyi temsil etme
pozisyonunda değişime uğradığı da iddia edilemez. Hali hazırda o, milli
burjuvazisinin şu tipik sınıfsal karakterinin zorlu aşamalarda sergilediği
kaypak ve uzlaşır tutumu içerisindedir. Dolayısıyla da yalın olgusal gerçekler
ve olası sonuçları zemininde yürütülecek “amansız” ideolojik-siyasi eleştiriler
hayati derecede önem arz ediyor olacaktır.
Oldukça ağır bedeller pahasına yürütülen bir halkın kurtuluş davasının,
bizzat “Önderlikleri” tarafından bu şekilde çürütülmesi söz konusuysa, orada
eleştiride “çıtkırıldım” hassasiyeti olamaz, olmamalı da. Sürecin eleştiri
dozu, elbette ki olgusal realitenin yalın gerçekliğine göre olacaktır. Olması
gereken gerçek dostane tutum ancak bu şekilde ortaya konabilir. Özgür Gelecek gazetesi
maalesef ki bu konuda da son derece alttan alıcı lakayt bir tutum sergiliyor.
Pusulayı yitirme
hali
Çok daha vahimi ise; “ezilen ulus burjuvazisinin temsilcisi” olarak kabul
ettiği PKK’nin, Kürt ulusunun kolektif iradesini ve temel ulusal haklarını yok
sayarak sömürgeci egemen ulus devletiyle vardığı anlaşmanın meşru ve makul
görülmesi gerektiğinin söyleniyor olmasıdır: “Savaşanlar gün gelir barışır da size
de ne oluyor” minvalinde bir tutum sergileniyor ki bu, düpedüz demagojik apolitik
bir yaklaşımdır. Oysa ki sol-sosyalist ve ilerici demokrat kesimlerden kimse
barışmalarını eleştirmiyor. Eleştirilen yön; “barış” adı altında bir ulusun
ulusal kurtuluş davasının nasıl çürütülmek istendiğinin ve satıldığının, nasıl bir
iç ihanete uğratılarak, sömürgeci devletin statüsünün “yeniden üretilerek” daha
da pekiştirilmesinin aracına dönüştürülmek istendiğinin eleştirisidir. Bunu
dahi demagojik çarpıtma vesilesi yaparak kullanmak ta neyin nesi acaba?
Özgür Gelecek gazetesi olarak sen kendini, şayet tüm uluslardan emekçi
halkın ve özel olarak da proletaryanın, keza ezilen ulusların haklı davasının
da yürütücü önder gücü olarak konumlandırmış bir sol-sosyalist ve hatta bir
komünist yapının sözcüsü olarak tanımlıyorsan; özellikle de “burjuva
önderlikli” olduğunu söylediğin AKSH tarafından Kürt ulusal mücadelesinin bu
şekilde “satışa getirilmiş olması” durumuna en başta da senin itiraz etmen
gerekmez mi? “Ne olmuş yani, savaşanlar barışır da” demek, hem bu satışı mazur
göstermektir ve hem de tüm o şaşaalı önderlik iddialarının gereğini yerine
getirmemektir. Peki bu mudur komünistlerin bu sürecin realitesine uygun
takınması gereken isabetli ve doğru devrimci tavrı?
(*) İmralı sürecinde geliştirdiği politikalar itibariyle Öcalan’ın artık
hangi sınıfsal katmanın temsilcisi olduğuna dair kısa değerlendirmeler için, Halil
Gündoğan’ın 1999 yılında kaleme aldığı, “Öcalan’ın ‘Demokratik Cumhuriyeti’
Kimin Cumhuriyetidir?” isimli kitabına bakılabilir.
