Halil Gündoğan
29.05.2026
“Sabit fikir”lerimiz
Verili sürecin siyasal mücadelesinin gereğince, şu veya bu nedenle kendisini sorunun birinci dereceden muhatabı gören veya öyle varsayan diğer toplumsal dinamiklerden, özellikle de sistem partileriyle birlikte aynı platformda bir fiil yer alma fikri, bizim sol-sosyalist ve özellikle de kendilerini “Maoist” addeden bazı kişi ve çevrelerce hâlâ da yadırganmaya devam ediliyor. Keza aynı şekilde, sürecin ana siyasal konusunun, toplumsal herkesim için var ettiği asgari müşterekler üzerinden baş düşmana veya mevcuttaki o temel sorunun çözülüp aşılması mücadelesinde birleşebilecek tüm toplumsal güçlerle çeşitli biçim ve kapsamlarda birleşmek veya birleşik mücadele yürütmek gerektiği fikri de peşin hükümle kolayca kuyrukçuluk veya o mücadelede baskın şekilde yer tutan burjuva partisinin çıkarlarına hizmet etme olarak damgalanmaktan geri durulmuyor.
“Sol komünizm
hastalığı” halleri
Bu yaklaşım ve tutum, her şeyden önce devrim öncesi devrimci siyasal
mücadeleyi esasen küçümseyen, onun kitlelerin kendi öz deneyimleriyle doğrudan
sosyal pratik içinde bilinçlenip örgütlenmesinde oynayacağı muazzam rolü
göremeyen, kaba materyalist bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, devrimci mücadelenin
diyalektiğini yeterince kavramamış ve devrimin esasen devrim öncesi sürecin
devrimci siyasal mücadelesi içinde ve zemininde örgütlenebileceğini gerektiği
gibi bilince çıkaramamış olan, bir nevi bir “sol komünizm hastalığı”
halleridir. Ve tabii daha da önemlisi devrimci örgüt ve devrim alternatifinin
bizzat devrim öncesi böylesi siyasal, iktisadi ve kültürel mücadele
ortamlarında kendisini kitlelerin güvenine sunabileceğini, bunun dışında bir
başka sihirli formülün olmadığını yeterince idrak edememektir.
Fırsata dönüştürme
refleksi mi eksik?
Belki de bir bakıma bu, kendisine yeterince güvenememe sorunudur da. Oysa
orada birilerini diğerlerinin kuyruğuna takılma mecburiyetinde bırakan bir
durum da yok. Herkes kendi siyasal perspektifleriyle o mücadeleye katılıyor ve
birtakım sonuçlar elde etmeye odaklanıyor. CHP’ye kayyım atanması meselesi de
böyledir. Eğer görünen veya sunulana değil de meselenin özünün tam olarak ne
olduğunun idrakindeysen; bu olay nezdinde diyelim ki CHP sırf kendi tüzel
hakları için direniş gösteriyorsa, sen de daha kapsamlı olarak iktidar bloğunun
asıl hedefi olan o daha ceberut sistemi oturtmayı engelleme geniş
perspektifiyle o eylemde yer al ve siyasal propagandanı bunun üzerinden kur,
engel olan mı var?
Gelişen veya ortaya çıkan gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse kültürel
her toplumsal soruna her sınıf ve ideolojik-siyasi yapı kendi penceresinden
bakar ve ona ilişkin kendi taktik ve stratejik hesapları üzerinden çözümler
üretip sunar. Dolayısıyla da her toplumsal kesim o sorunları bir şekilde
gündemine alarak ve kendi stratejik hesaplarına hizmet edecek şekilde sonuçlar
üretmesi gayreti içinde olur. Bu, isterse hâkim sınıf klikleri arasında ki
dalaş olsun. Devrimci bir yapı bunu bile devrimci mücadelenin ve kitlelerin
bilinç ve örgütlenmelerinin geliştirilmesinin nasıl vesilesi yapılabileceğinin
derdi içinde olur.
İttifak siyasetinin
diyalektiği
Öte taraftan şu da yadsınamaz bir gerçek: Elbette gerek tekil ve gerekse
ittifak olarak girişilen mücadelelerin taraflara farklı farklı getiri ve
götürüleri ille ki olacaktır. Dolayısıyla da burada esas olarak bizim ve temsil
ettiğimiz toplumsal kesimlerin kazanımlarının ne derece olacağının hesabı
gözetilmek durumundadır. Eğer o sürecin özgün sorunu, sistem partilerinden bir
kısmını da tavır almaya ve mücadele etmeye zorunlu kılmış ise; bu, bir olgu
olarak senin önüne gelmiş ise ve güçler dengesi devrimci güçlerin kendi
olanakları ve mücadeleleriyle o sorunun üstesinden gelmeye yeterli gelmiyorsa
veya kritik durumların oluşması olasılığı fazlaysa; bu durumda olgu sana
birleşebilecek tüm güçlerle birleşmeyi dayatıyor demektir. İşte amacı o
mücadeleyi ya da o muharebeyi kazanmak olan bir devrimci için bunda tutuk
davranma lüksü olamaz. Bir devrimci sübjektif tercihlerine değil, objektif
gerçekliğin gereklerine göre davranmak zorundadır. Çünkü zorlu bir düşmanı
yenmenin veya çetin bir muharebeyi kazanmanın tek yolu vardır, o da oyunu
kuralına göre oynama profesyonelliğidir.
Aynı toplumsal sorun, pekâlâ çok farklı toplumsal kesimlerin değişen oranda
ortak sorunu olarak gündeme gelebilir. Ve bu her bir kesimin o sorunun
çözümünden beklediği sonuç çok farklı olabilir, olur da. Çünkü nihayetinde
toplumsal statüde kapladıkları yer ve çıkar skalaları farklıdır. Kimileri o
sorunun asgari çözümüyle hedefine ulaşmış olacakken, kimileri de bu çözümü
sadece kazanılmış küçük bir mevzi olarak değerlendirecek ve mücadeleyi bir tık
daha ileri taşımanın basamağı yapmayı yeğleyecektir.
Karşı devrimin oldukça ara farkla örgütlü ve güçlü olduğu, devrimci
güçlerin ise alabildiğine dağınık, örgütsüz ve zayıf oldukları, kitlelerin
ezici çoğunluğunun hâlâ devrimin aktif öznesi olma gerçekliğinin çok çok
uzağında olduğu bir realite içerisinde, mücadeleyi işte böyle gıdım gıdım ve
ilmek ilmek örüp geliştirme strateji dışında bir başka yol olmadığını anlamak
için acaba daha kaç zaman ve daha ne kadar ağır bedeller ödemek gerekiyor?
Sanal alem
devrimciliği
Maalesef ki “Maoist” birçok yapı ve kişi hem Uzun Süreli Halk Savaşı
Stratejisini şehir ve kır gerilla savaşı mantık ve anlayışıyla ele almanın açmazlarını
hâlâ da aşmış değil ve kentlerdeki devrimci siyasal mücadeleyi sadece silahlı
eylemlere ve bir iki siyasi makale ile propagandaya indirgemiş durumda ve hem
de Türkiye ve K. Kürdistan’ın değişen sosyo-ekonomik koşullarının bu devrim
stratejisinin yerini Toplu Ayaklanma Stratejisine bıraktığını hâlâ da göremiyor.
Dolayısıyla da bu realite içerisinde devrimci siyasal mücadelenin hangi yöntem
ve araçlarla sürdürülmesi gerektiğini bilince çıkaramadığından; devrimci
siyasal mücadele adına bolca silahlı mücadele söylemi ve keskin devrimci
şiarlar dışında yapabildikleri, sunabildikleri bir şeyleri de yok. Haliyle kendilerini
de günün devrimci siyasal mücadelesinin dışında bir nevi, birer tribün seyircisi
durumuna düşürmüş durumdalar. Ama ilginç tarafı, bu durumu görüp kabullenme
olgunluğu gösteren de pek yok. Hâlâ hararetli bir söylemle kim daha keskin
silahlı mücadele yürütücü ve savunucusu yarışındalar. Kimi hâlâ en keskin
Kaypakkayacı iddiasıyla aynı devrim stratejisine yeminle bağlı olduğunu, kimi “sosyalist
halk savaşı” adı altında formüle ettiği ve öz olarak DHKP/C versiyonu bir
silahlı mücadeleyi ön görüyor ve kimi de ülke koşulları ve devrim stratejisi
değişmiştir ve ama “silahlı mücadele baştan sona esastır” diye buyuruyor ve ama
bunların hiçbirinin yıllardır silahlı mücadele adına yürüttükleri bir mücadeleleri
de yok. Yani silahlı mücadele yok, Toplu Ayaklanma Stratejisine uyarlı bir
devrimci siyasi mücadele de yok. Ama yine de onlar nasıl beceriyorlarsa, en
devrimci komünist olanlarımız oluyorlar.
