Halil Gündoğan
14.08.2026
Özet olarak din
Arapça kökenli bir kelime olan dinin kavramsal olarak; “âdet, durum; ceza, mükâfat; itaat” şeklinde, çoklu anlamları varmış. Ancak bununla birlikte dinin kelime anlamını “Din (İlahiyat) Ansiklopedisi” şöyle formüle ediyor: “‘Karşılık vermek, itaat etmek, âdet, hayat tarzı ve yol’dur. Terim olarak, tanrı veya tabiatüstü güç ve değerlere inanma ve bağlanma esasına ve kutsal düşüncesine dayalı kurum, kurallar, uygulamalar ve semboller düzeni ve bağlılarına bir hayat tarzı öngören sistem demektir.”
Kısa tarihçe
Bu kavramsal açılımı baz alırsak,
demek olur ki dinin tarihi de adeta insanlık tarihi kadar gerilere gider. İslam’ın
kitabı Kur’an, önceli “Semavi” dinlerin “yaradılış” hikayesini devralarak, her
ne kadar da bu tarihi “ilk insan” ve “ilk peygamber” ile başlatırsa da ama
biliyoruz ki “ilk insan olarak Adem baba” insanlığın gerçek tarihi içinde daha
“dünkü genç” sayılabilecek kadar yakın tarihe ait, mitolojik bir hikayeden
ibaret kalır. Adem’in yaradılış hikayesini bir kenara bırakırsak, aslında gerçek
tarihi bir şahsiyet olduğuna dair, somut herhangi bir bulgu da mevcut değildir.
Ve ama biliyoruz ki Kur’an her ne kadar diğer üç Semavi dini sapmalar ve
değişikliklere uğratıldığı için, gerçek din olarak sadece İslam’ı kabul edip,
kendisinden öncekileri yadsıyorsa da ama biliyoruz ki insanlığın o çok ilkel
dönemlerinde animizm ve totemizm inançları vardır. İnsanlar doğayı, güneş, ay,
rüzgâr ve hayvanları kutsal sayıp, onlara tapınıyorlardı. Vs. vs.
Çok daha sonraki süreçlerde, çok tanrılı dinler ortaya çıkar. Örneğin MÖ
4000’lerden itibaren Sümer, Mısır ve Babil gibi ilk şehir devletlerinde
tanrılara adanmış büyük tapınaklar vs. inşa edilir. Keza daha geç dönemler
olarak, örneğin MÖ 8. yüzyılda meşhur Antik Yunan tanrıları vardır. Vs. vs.
Tek tanrıcı dinler ise her ne kadar da Hz. İbrahim ile başladığı varsayılsa
da ama çok daha öncesinden, ta MÖ 14. yüzyılda Mısır’da ve Orta Doğu’da ortaya
çıkan birçok tek tanrılı din söz konusudur. Örneğin MÖ 14. Yüzyılda Firavun
Akhenaton’un Aton (Atenizm) veya MÖ 1400’lerdeki Zerdüştlük gibi dinler vardır.
Hz. İbrahim ve Musa ile tanımlanan tek tanrılı din olarak Yahudiliğin ise ta MÖ
13-18. yüzyılları arasında ortaya çıktığı varsayılır. Yani İslamcıların tek
“Hak dini” olarak lanse ettikleri İslam’dan çok daha eski tarihlerde Yahudilik
ve Hristiyanlık söz konusudur. İslam dini ise Hıristiyanlıktan yaklaşık olarak
600 yıl kadar sonra, putlara tapınan Arap Yarımadası’nda ortaya çıkar.
Çok ilginçtir, bilinen anlamıyla yaratıcı bir tanrı fikrine sahip olmayan
ve ama oldukça büyük bir kesimi etkisi altına almış olan Budizm vb. gibi dinler
de MÖ 6. yüzyılda, yani İslam’dan çok önce ortaya çıkmış dinlerdendir. Amerika
yerlileri arasında kökeninin ta MÖ 15. binli yıllara kadar eskiye gittiği ifade
edilen; Animizm, Panteizm, Şamanizm ve Ruh liderleri vs. vs. de vardır.
Bu tarihsel evriminin
anlamı şudur
İnkârdan gelinemez
bu tarihsel gerçeklik, dine giydirilmek istenen o “kutsiyet” ve dokunulmazlık
zırhını parçalayıp, onu tamamen insana özgü bir tarihi hikâyenin içine oturtur. Yani insanlığın tapınma, çoklu
inanç biçimleri ve son olarak da sistematize edilmiş idealist dünya görüşünün bir
versiyonu olarak dinin böylesi bir evrimsel gerçekliğe sahip olduğu realitesi,
onu da tüm diğer sistematik düşünce akımları gibi, kaçınılmaz olarak aklın ve
bilimin eleştirel alanında konumlandırır. Bundan kaçışı da mümkün değildir.
Dindar nesil yetiştirme projesiyle dinin tepeden devlet, siyaset kurumu ve DİB
gayretkeşliğiyle toplumun üzerine boca edildiği şu son çeyrek asırlık siyasal
İslamcı yönetim sürecinde o dindar aile bireyi gençler arasında deizm akımının
hızla artması bile bunun çarpıcı ilginç bir örneğidir aslında.
Çünkü artık çürütülemez bir gerçektir ki insanın ve insanlığın “Adem baba”
mitosuyla, dinin de yine bu hikayeyle izah edilmeye çalışılması, komiğimsi bir
masal ötesidir adeta. Keza İslam’ın “Allah” kavramıyla ifadelendirdiği o her
şeye muktedir gizemli bir “yaradanın” “Hak dini” olarak insanlığa indirdiği en
son “kutsal buyruklar” hikayesinin de öyle iler tutar bir yanın bulunmadığını zaten
bizzat din ve inanışların bu tarihsel evrimi apaçık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
Her şeye muktedir
tek “yaratıcı” mitosu
Ortaya koymaktadır çünkü insanlığın bilim tarafından deşifre edilebilen
tarihi, “kâinatı yoktan var eden, her şeye muktedir olan, her şeyin izin ve
onay sahibi, insanın erkek olanını topraktan yaratan, sonra da hikmetine sual
olmasın diye kadını da bu erkeğin kaburga kemiğinden oluşturan” şeklindeki bu
mitos hikâyeyi dışta tutuyor. Çünkü ortada bahsi edilen türden bir muktedir ve
yaratıcı olsaydı, örneğin; “Hak dini” olarak sunulan İslam dininin, insanlığın
ta o ilk evresinden itibaren olması gerekmez miydi? Oysa “Hak dini” olarak
sunulan İslam dini ancak ki milattan sonra 610 yılında falan ortaya çıkıyor.
Ondan önce hem birçok din ve Arap Yarımadasında ise çok yaygın olarak
putperestlik söz konusudur. Daha da ilginci “Semavi dinler” olarak kabul edilen
dinler gerçekten de aynı “yaradan” tarafından indirilmişse şayet, o halde
sormak gerekmez mi o “yaradan” niye tek değil de dört farklı din indirmiş ve sonrasında
da kullarını bu dinler arası hegemonya savaşlarıyla birbirine kırdırtmış? O her şeyi önceden bilen ve gören “yaradan”
niye kendi kurallarını kullarının her birinin beynine değil de dört farklı
peygamber üzerinden ve de farklı farklı zaman dilimlerinde indirmiş? Niye diğer
coğrafyalardaki insanları da doğrudan bu “hak dini” dinlere bağlamamış da çok
farklı inanç sistemlerinin ortaya çıkmasına müsaade etmiş? Niye bir yüce
“yaratıcının” varlığını dahi kabul etmeyen Budizm gibi dinlerin ortaya
çıkmasını engellememiş? O her şeyin muktediri “yaradan”, dinleri sınaya deneye tecrübe
ederek mi en son “hak dini” olarak İslam’da karar kılmış? Bu, onun “her şeyin
en doğru ve mükemmel halini ta en baştan bilen” olması özelliğiyle tezat
oluşturmaz mı? O “yaradan”, niye kullarının hepsine aynı dili vermemişte, dünya
kadar farklı dil vermiş? Kullarının her birinin dili, o muktedirin kendi
eseriyse, o halde sormak gerekmez mi en son “hak dini” olan İslam dinin dili neden
sadece Arapça? “Yaradanın” Arapçaya bu iltiması niye? Neden diğer bütün
kullarının dillerini de “hak dinini” daha doğrudan ve kolayca anlasınlar diye
Arapçaya çevirmemiş? Ya da neden Kur’an’ı diğer dillere de çevirip sunmamış?
Keza her şeye muktedir olduğu varsayılan bu “yaradan” neden “bu size
göndereceğim son peygamber ve son dini buyruklarımdır” dediği bu son eserinin
peygamberin ölümünün hemen ardından birçok farklı yorumlarla birbirine düşman
mezheplere bölünmesinin önüne geçmemiş? Neden bu mezhepler arası iktidar
kavgalarının ve kardeşler arası savaşların çıkmasını engellememiş?
Keza sahi, o “yaradan” neden
ataerkil? Neden kadını, çamurdan yarattığı “baş eseri” erkeğin kaburga
kemiğinden, ikinci sınıf bir kulu olarak yaratmış? Neden Kur’ın ilgili tüm
hükümlerinde kadın erkeğe göre tanımlanıyor? Neden kadın-erkek ilişkisinde
kadın erkeğin buyruğu ve merhameti altındadır. Neden bunları eşit hak sahibi
kılmamıştır? Neden mülkiyet, döl ve bu dölü veren kadın da erkeğin zimmetli
mülkiyetidir? “Yaradana” göre bu eşitsizlik ve adaletsizlik, şayet olması
gerekense, o halde bugün en azından hukuken, ama azımsanmayacak oranda fiiliyatta
da sağlanan kadın-erkek eşitliğini, yani kendisinin kadın ve erkeğe biçtiği Kur’an’daki
o hukuku geçersiz kılan tüm bu değişim ve gelişmelere neden izin veriyor?
Ya da o nasıl tek muktedir ki sıradan bir “melek” olduğu söylenen “şeytan”
karşısında çaresiz kalıyor? İslamcılar insanların “yoldan çıkması” durumunu
“şeytanın” insanların akıl ve iradesiyle oynayıp onları kandırmasıyla izah
ediyorlar, değil mi? Bu yoruma göre demek ki o muktedir öyle varsayıldığı kadar
da muktedir değilmiş. Karşısında onunla kıran kırana rekabet eden, birçok kez
kendisini ve buyruklarını boşa çıkaran, “dini bütün” addedilen kullarının bile
azımsanmayacak bir kısmını “yoldan” çıkarabilme yeteneğine sahip bir başka
muktedir daha varmış. Yani İslamistler, “şeytan” mitosuyla, o “her şeye
muktedir yaradan” mitosunu da aslında bizzat kendileri çökertiyor.
Eleştiriyorsan,
eleştirilmeye de açık olacaksın
Yani işte en azından akıl ve bilim zemininde bu ve benzeri sorular
sorulabiliyorsa; bu demek oluyor ki kimilerince o her şeyin muktediri olduğu
varsayılan “yaradan”, dini, ama özellikle de İslam dinini hiç de uydurulduğu
gibi dokunulmaz ve eleştiriden muaf tutmamış. Kaldı ki kendi dinini veya
inancını dokunulmaz bir kutsiyet zırhına alanlar nasıl diğer din, mezhep ve
farklı inanışları, onların da o “yaradanın birer hikmeti” olduğunu es geçerek
eleştirebiliyor, ötesine geçip aforoz edebiliyor ve hatta onların mensuplarını
“katli vacip” ilan edebilme hakkını kendilerinde bulabiliyorsa; müsaade edilsin
de birileri de onların dinine karşı, varsa eleştirel bakışı, bunları kimsenin
iznini almadan ve “başıma ne gelir?” korku ve kaygıları taşımadan dile
getirebilsin, değil mi? Allah’ınız ve onun kutsal buyruğu kitabınız size
hakkaniyetli olmayı buyuruyorsa; o halde hakkaniyetli olun da kendinize reva
gördüklerinizi, size göre yine her biri “yaradanınızın” eseri olan o
dışınızdakilerden esirgemeyin. Unutmayın ki size göre bu “yüce yaradanın”
buyruğudur. Yani haddinize değil bir başka din, mezhep ve inanış sahiplerini
sapkın ilan edip aforoz etmek! Haddinize değil bir Alevi, Ezidi, Süryani,
Çingen vb. azınlıklar hakkında “katli vaciptir” fetvaları çıkarmak! Ama bunu
tarihiniz boyunca hep yapageldiniz. “Yaradanınız” sizi bundan men etmiyorsa,
etmediği açık; o halde zulmünüze maruz kalanların sizi de dininiz ve onun
yaratıcısını da eleştirme ve ona isyan etmesi meşru bir hak olmaz mı? Bu meşru
hakkı, zulmünüzle bizzat kendinizin onlara tanımış olduğunuzu da unutmayın.
Dinin bir baskı ve yönetme
aparatı olarak kullanılması
Bu karşı çıkma ve eleştiri hakkı özellikle de din, kişisel bir inanç
mecrasından çıkarılıp, siyasi bir malzemeye dönüştürülerek, mevcut zorbalığın
ve sömürü düzeninin koruyucu kalkanı olarak kullanılıyorsa; burada sorun, artık
bir din ve mezhebin eleştirisi olmaktan çıkar. Basbayağısından din kisveli bir
siyasi projenin eleştirisi biçimini alır.
Ya da bir bütün olarak toplumsal yaşam bir dinin veya onun bir mezhebinin
hukuku altına alınmak isteniyorsa, yani alenen şeri hukuk ile toplum yaşamı bir
din veya mezhebin cenderesine alınmak isteniyorsa; elbette de buna karşı
çıkmak, normal kişisel bir inanç olarak dine karşı çıkmak anlamına gelmez. Bu,
basbayağısından laisizm merkezli, alternatif bir başka siyasal mücadelenin yürütülmesi
anlamına gelir. Dolayısıyla da bu dini yobazların toplumu ve onun en dinamik
siyasi öznelerini “din hassasiyeti” parantezine alma oyununa gelmemek,
özellikle de içinden geçilmekte olan bu süreçte hayati bir önem arz eder.
Çünkü bütün dini yobazlar tayfası, nüfusun ekseriyetinin sahip olduğu
“masumane din hassasiyetini” suiistimal ederek, bunu kendilerinin dini kullanış
biçiminin bir kalkanı olarak kullanmak isterler. Nitekim mevcut faşist İslamist
iktidar bloğu bunu en hoyrat biçimde kullanıyor da. Hem de zamanında gerektiği
gibi karşı mücadele yürütülmediğinden, bugün din, başlı başına bir tahakküm
gücü ve toplumu korkuyla sindirmenin en başta gelen enstrümanına çevrilmiş
durumda.
Kuşkusuz ki sıradan insanların dini inanışlarıyla, felsefi eleştiri ve
yorumlar yapma dışında bir derdimiz olamaz, olmamalı da. Ama din, ait olduğu o
kişisel alandan çıkarılıp, kamusal alanda bir baskı ve tahakküm kurma aparatı
olarak kullanılmak istendiğinde, işte burada karşımızda olan “masumane bir
kişisel inanç” değil; siyasal bir projedir. Yani din bu aşama itibariyle, artık
o sıradan insanın “kişisel inanış ritüeli” olmaktan çıkmıştır. Bizzat o din
simsarları tarafından siyasi mücadele arenasının başat öznelerinden biri haline
getirilmiştir. Dolayısıyla da günün siyasi görevleri arasında, dinin, bir
tahakküm aracı olarak kullanılmasına karşı, genelde siyasal demokrasi ve özelde
de laisizm talepli aktif bir siyasal mücadele görevi de zorunlu olarak yer alacaktır.
Başka bir çıkış yolu yok.
