“Öcalan ‘üniter devlet’ çağrısı yapar mı?”

 


Halil Gündoğan

7.08.2026

 

“Kışkırtıcı” soru

Gazeteci sayın Murat Yetkin, “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek” deyiminin kulaklarını çınlatırcasına, kışkırtıcı bir soru soruyor: “PKK lideri Abdullah Öcalan, tam da Terörsüz Türkiye projesinin yol haritasını oluşturacak çerçeve yasanın TBMM’de tartışılacağı günlerde çıkıp ‘üniter devlet’ çağrısı yapar mı, dersiniz?”

 

Karşı soru

Sayın Yetkin’in sorusunu şöylesi bir soru ile karşılamak hiç de abes olmaz: Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında ifade ettiği, “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.”  Şeklindeki bu tespit ve vargısı, mevcut Türk ulus devletinin anayasasının “değiştirilemez ilk dört maddesi” ile güvence altına alınmış olan “üniter devlet modelini” sizce de zaten peşinen tanıyıp kabul etmiş olduğunun bir ifadesi değil midir sayın Yetkin?

Kaldı ki “süreç” denilen şey, Öcalan ve onun “norm devletinin” mutabakatıyla kotarılmış değil miydi?  Erdoğan’ın iç barış ve iç cephenin tahkimatı söylevi de Bahçeli’nin çıkış ve şovları, keza ardından Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı ve devamındaki tüm o diğer adımlar da zaten bu mutabakat gereğince değil miydi?

 

“Süreç”, devletin “beka” sorunu ihtiyacının karşılığıdır

Varılan bu mutabakatın, devletin yok sayma ve sömürge siyasetine silahlı isyanla karşılık veren, devletin de “terör” olarak isimlendirdiği bu silahlı isyanı bastırma adına bir bütün olarak savaşa giriştiği Kürtler ile makul bir anlaşmaya varıp, on yıllardır süren “kardeş kavgası” bu savaşı bitirme şeklinde bir özelliği yok. Öncelikle görülmesi gerekiyor ki olan şey, tüm çıplaklığıyla sadece şundan ibarettir: Devletin, özellikle de “güvenlik bürokrasisi” olarak tabir edilen ilgili birimleri, iç ve ama özellikle de bölgesel denklemde yaşanacak olası gelişmelerden hareketle, bir “beka” sorunu yaşanacağı öngörüsünde bulundu. Bu tehdit algısı onları, Kürtlerle süren fiili sıcak savaşı bitirerek ‘iç barışı’ teşhis etme ve dışta yeni ittifaklar arayışına yöneltti. “Beka” sorununun orta göbeğin de Kürtlerden kaynaklı olarak Türkiye’nin bölünebileceği korkusu yer alıyordu. Özellikle Siyonist emellerle, “büyük İsrail” hayalleri depreşmiş olan bölgesel rakibi İsrail’in diğer parçalardaki Kürtleri ‘ayartıp’ bağımsız büyük bir Kürt devletinin kurulmasına önayak olabileceği varsayımı akıllarını başlarından almaya yeterli gelmiş olmalı. Böyle olmalı ki büyük savaş nağraları ve güçleriyle Güney Kürdistan’ın oldukça büyük bir kesimini işgal edip, “Pençe” ve onlarca fantastik türevli bilmem ne savaşlarıyla köklerini kazımaya hızla yaklaştıklarını söyledikleri bir durumda neden bu “kutsal vatan görevini” aniden yarıda kesip, savaşı sonlandırmak ve Kürtlerle barışmak istesinler, değil mi?

İşte tamda bundan ötürü, Kürtlerle olan fiili savaş durumuna bir son verme ve tarihin çeşitli zorlu dönemeçlerinde yaptıkları gibi, onları bir şekilde, yeni bir “Türk-Kürt İttifakı” oluşumuna ikna etme gereksinimi oluştu.

 

Öcalan avantajıyla “beleş barış”

Normalde bu durumda, neredeyse yarım asırdır savaşla alt etmeyi başaramadıkları Kürtleri ikna etmek için onlara azımsanmayacak bir takım ulusal haklarını tanıma yoluyla bir anlaşma sağlayarak, önce barış ve güvence, sonrada ittifak arayışına gidilir, değil mi? Ama işte gelin görün ki ellerindeki “koz”, onları hiç de bu “normal” olana mecbur bırakmayan türdendir. Tutsak edildiği daha o ilk anlardan itibaren, devleti fırsat tanırsa şayet, her türlü hizmete hazır olduğunu söyleyen bir Öcalan vardı. Öyle ki devletin çekirdekten yetişme hizmetkârlarını dahi komplekse sokacak türden bir hizmet aşkı var adamda: PKK’nin silahlı gücü dahil, Kürdistan’ın diğer parçalarını da Misak-ı Milli gereği Türk ulus devleti çatısı altına alarak, Türk devletini bölgenin lider gücü yapabilecek güç ve yeteneğe sahip olduğunu mahkemeye verdiği savunmasında dahi kayıt altına almış biriydi bu aktör.

 

İşte ellerindeki böylesi bir Türk ulus devlet sevdalısı “Önderlik” gücü varken ne gereği vardı Kürtlere birtakım ulusal haklar vs. vermenin. Rahatlıkla onun gücü ve otoritesini kullanarak da bu savaş sonlandırılabilirdi. Yine onun otoritesi kullanılarak Kürtlerin büyük bir bölümü Kürt-Türk ittifakına razı edilebilirdi vs. vs.

 

Öcalan’ın minnet jesti

Fakat Öcalan, kendisine hem o istediği “fırsatı” veren, keza aynı zamanda hem de “bir kurtarıcı” payesi yükleyerek ta “ayağına kadar” gelen devletine, onların hiç de beklemediği bir büyük ‘jestle’ karşılık verdi: “Silahlı mücadele dönemi benim için kesin bir şekilde kapanmıştır. Ulus-devlet talebi aşılmıştır. Federasyon ve tüm diğer idari özerklik talepleri aşırı milliyetçilikten kaynaklı taleplerdir. Bunlar artık günümüz toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Öyle ki kültüralsit talepler bile gereksizleşmiştir. Görüşüm o dur ki kimliklere saygı ve insanların kendilerini özgürce ifade edip, demokratik ortamda örgütlenmelerinin koşullarının sağlanması halinde, tüm o milliyetçi paradigmanın koşullamış olduğu ayrılıkçı ve çatışmacı atmosfer geride bırakılacaktır. Silahlı mücadele yerine, devletle büyük uzlaşıya dayalı demokratik mücadele esas alınacaktır. Doğal olarak PKK gibi silahlı oluşumlar da dağıtılarak, bunların tüm gücü devletimizin hizmetine aktarılacak(*). Ayrı bir ulus devlete ihtiyaç yoktur. Bu gerekli de değildir zaten. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ana unsuru Türk ulusudur. Kürtler bu ulusun ancak ki zenginliğinin doğal bir unsuru olacaktır. Kaygınız olmasın, bütün Kürtleri Türk ulus devletine entegre ederek, yeni bir Türkiye Ulusu yaratacağız. Önderlik ve kurucu başkan otoritemi kullanarak diğer parçalardaki Kürtleri de Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında toplayacağız. Artık iyice anlaşılmıştır ki Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olamaz. 1000 yıllık ortak tarihimiz bunun çürütülemez kanıtıdır. Bu köklü tarihsel kardeşliğimizi güncelleyerek tüm emperyalist oyunları bozacağız. Tarihsel Kürdistan’ın en büyük parçası Türkiye’dedir. Diğer parçalardaki Kürt toprakları da Misak-ı Milli gereği zaten Türkiye’nin sayılır. Rahmetli Özal ile bu konuda bir anlayış birliğine de varılmıştı. O dönem yarım kalan bu projeyi de tamamına erdirerek; devletimizi bölgenin lider gücü yapacağız.” (Mealen)

 

“Yeni paradigma”, “üniter devlet modelinin” ön kabulüdür

Peki sayın Yetkin, bizzat 27 Şubat çağrısında, keza daha önce ve sonraki beyanlarında açıkça ifade edilen bütün bunlar zaten Öcalan’ın TC’nin mevcut üniter devlet yapısıyla alıp veremediği en ufak bir sorununun olmadığını yeterince net bir şekilde ortaya koymuyor mu acaba? Dolayısıyla da Öcalan’ın böyle bir çağrı yapması normalde gerekmiyor. Ama devlet böyle bir çağrı yapılmasının milliyetçi kamuoyu üzerinde olumlu etkisi olacağını düşünerek, Öcalan’dan bu çağrıyı yapmasını isterse, elbette ki seve seve yapacaktır. Çünkü aslında zaten bunu 27 Şubat çağrısıyla yapmıştı da.

 

Misak-ı Milli ile “federal devlet modeli” olasılığı

Tabii Öcalan ile onun “norm devleti” perde arkasında daha ilerisi için federatif bir yapı üzerinde de görüş birliği oluşturmuş olabilirler. Çünkü Misak-ı Milli gereği hem Kürdistan’ın diğer parçaları ve hem de Erdoğan’ın ısrarla eklediği “Arap ittifakı” bağlamında, Türkiye Cumhuriyeti yönetimi altına alacakları Arap federasyonları da varsa, bu durumda, Tom Barrack’ın da önerdiği gibi; Osmanlı tazı bir federal (veya Kenan Evren'in de dillendirmekten geri durmadığı eyalet tarzı) devlet modeline geçmeleri, bir gereklilik olarak gündeme gelebilir. Ama bu hem şu anın sorunu değil ve hem de sorun, Öcalan’ın isteği değil de Öcalan ve onun devletinin ortaklaşa istemiş oldukları bir şey olacaktır.


(*) Nitekim Öcalan'ın "Cumhuriyet'in kuruluşu kadar önemli bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız" diye ambalajladığı ve koşulsuz desteklenmesini buyurduğu ve ama demokratikleşmenin kırıntısından esintilerin dahi esirgendiği "Çerçeve Yasa" nın içerdiği 12 maddenin tamamı da yine tamamen bu amaca hizmet etmekte. Koşulsuz teslimiyet ile gerçekleştirilecek bir entegrasyon sürecinin "ilk adımı" böylece atılmış da oluyor.