Halil Gündoğan
1.09.2026
“Süreç” bağlamında, son dönemlerdeki popüler tartışma konularından biri de “barış ve demokrasi” denkleminde, önceliğin hangisine verilmesi gerektiği sorunudur. Yani hangisi diğerinin sağlayıcı zeminidir: Barış mı demokrasiyi koşullayıp ona zeminin oluşturur yoksa demokrasi mi barışın sağlayıcısı ve garantörü olur?
Bu tartışma, soyut-akademik bir tartışma değil elbet. Silahlı devrimci
mücadeleyle Kürt ulusal sorunun çözümünün yolunu açmayı hedefleyen Apocu Kürt
Siyasal Hareketinin ideolojik, siyasi ve askeri çizgisinin, keza bir bütün
olarak örgütsel mekanizmalarının tümüyle tasfiyesini amaçlayan, malum “sürecin”
güncellediği somut bir tartışmadır.
Tartışma ihtiyacı her ne kadarda “süreç” bağlamında ortaya çıkmış olsa da
ancak çoğu kesimlerce, ağırlıklı olarak “sürecin” öz karakterinden kopuk, kavramların
soyut anlam ve diyalektiği üzerinden yürütülmekte. Dolayısıyla da bir noktadan
sonra kısır döngüye dönüşen; “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar?”
paradoksuna dönüşüyor kaçınılmaz olarak. Bu ise, “süreç” denilen şeyin öz
gerçekliğinin perdelenmesi ve dolayısıyla da eleştirel taban iradesinin
oluşmasını buzuma uğratma işlevi görür.
Oysa söz konusu “sürece” dair taban inisiyatifinin doğru zeminde
şekillenebilmesi için, öncelikli olarak tartışılması gereken birincil konu,
“sürecin” ta kendisidir. “Sürecin” öz karakteri ortaya konmadan; bunun “barışı”
mı yoksa “demokrasiyi” mi öncelikli koşul olarak talep ettiği, isabetli bir
şekilde belirlenemez.
“Sürecin” öz karakteri ve temel misyonunun, Türk ulus devletinin esas
olarak dış bölgesel ve aynı zamanda, oturtulmaya çalışılan rejimin iç
gereksinimlerinin acilen ihtiyacını duyduğu, “iç cephenin tahkim edilmesi” (Hatırlanacağı
gibi “sürecin” başlatıcı bu işaret fişeği, birinci elden bizzat Erdoğan
tarafından dillendirilmişti. Sonra da rollerini icra etmek üzere sırasıyla
Bahçeli ve Öcalan sahne almışlardı.) gereğinin yerine getirilmesi olduğu,
yaşanan gelişmeler tarafından da doğrulanmış durumda.
“İç cephenin tahkim edilmesi” sorunu, keskin toplumsal çelişki ve
“çatışmaların” yatıştırılması suretiyle, toplumsal bir “barış” zeminin oluşturulmasını
gerektirir normalde, değil mi? Ama iktidar bloğunun pratik uygulama ve
yaklaşımları baz alındığında, kast edilen veya ihtiyacı duyulan “barışın” bu
olmadığı rahatlıkla görülebilir. Nitekim iktidar bloğu, burjuva ana muhalefet
partisi dahil, istisnasız tüm muhalif kesimlere ve keza tüm hak-hukuk talepli
barışçıl gösteri ve eylemliliklere, düşman güçlere saldırır gibi, dozunu
artırarak saldırmaya devam etmekte.
Geriye, iç ve dış cephede yedekleme ihtiyacı oluşan Kürtler ile “barışmak”
kalıyor. Evet, “Bin yıllık kardeşlik” ve kritik tarihsel kesitlerde gündeme
getirilen şu “Kürt-Türk İttifakı” nakaratlarını büyük bir “aşk” ile
dillendirdiklerine göre, “iç cephenin tahkimi” için ihtiyacını duydukları
“barış”, Kürtleri kafalama sahte “barışı” oluyor.
Neden “kafalama sahte ‘barış’”? Çünkü dertleri, samimiyetle Kürtlerle
gerçek bir barış yapmak olsaydı; yüz yıllık çatışma, isyan, isyan bastırma
bahaneli kitlesel kıyım ve göçertmeler, asimilasyonlar gerekçesi yapılan temel
ulusal haklarından en azından bazılarını kendilerine teslim ederek; “bin yıllık
kardeşliğimizi ve tarihte defalarca kez olduğu gibi Kürt-Türk İttifakını
yeniden oluşturarak bölgedeki emperyalist oyunları boşa çıkaralım” minvalinde
bir tutum geliştirilirdi. Peki var mı böylesi bir tutumları? Yok! Tam aksine
örneğin, “ana dilde eğitim sağlanmalı” diyen DEM Parti milletvekilleri,
“hadlerini aşmama” ikazıyla susturulmaya çalışılırken; öte yanda da Kürtlerin
Rojava’daki ulusal kazanımları savaş nedeni dahi sayılabilecek derecede ileri
boyutlu bir düşmanlık güdülebilmekte.
Peki devlet açısından “sürecin” öncelikli temel motivasyonu olarak ileri
sürülen “barışından” geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele yöntemiyle devletle
savaşan Kürt yapılanmasının tasfiye edilerek, sisteme eklenmesi kalıyor.
“Barıştan” kastettiklerinin ve “iç cephenin tahkiminin” bir boyutundan (diğer
boyutları, uslu uslu riayet etmeyen tüm muhalif seslerin zorlan bastırılması)
anladıklarının bundan başka bir karşılığının olmadığını, zaten sosyal
pratikleri yeterince açık bir şekilde ortaya koymuyor mu? Elbette koyuyor!
Peki o halde, başta AKSH olmak üzere “sürece” “barış” misyonu yükleyen
diğer kesimler acaba neyin peşinde? Ya da hangi ham hayallerle aslı astarı
bulunmayan bu türden bariz bir yalan ile kendilerini ve kitleleri avutuyorlar?
Neden böylesi tarihi bir sahtekarlığın suç ortağı olma tercihinde bulunuyorlar?
Tamamen PKK’nin ve silahlı mücadelenin tasfiyesini amaçlayan bu “sürecin” zaten
gerçek anlamda bir “barış” derdinin olmadığını anlamaları için devlet acaba daha
başka hangi “güçlü kanıtlar” sunmalı bu kesimlere?
Bu sahte “barışı” demokratikleşmenin vesilesi yapabileceklerini ya da bu
yolun barışa ve demokrasiye evrilebileceğini samimiyetle düşünen “saftirikler”
olabilir elbet. Ama gerçek olgular üzerinden azıcık analiz kabiliyeti olan
birilerinin de böyle düşünüyor olması, kesinlikle manidardır. Doğal olarak
sormak gerekecektir: Kimden yanasınız arkadaşlar?
Kimileri, maksatlı bir şekilde, bu “sürecin” akamete uğramadan devam
etmesini “barışa ulaşma” olarak propaganda ediyor. Bu düpedüz yalan ve iktidardan
yana, gayretli bir çarpıtmadır. Çünkü iktidarın bu “sürece” atfettiği tek şey, “Terörsüz
Türkiye ve bölge” hedefidir. Bu da PKK’nin silahlı mücadeleye son vererek
örgütsel yapısını feshetmesi ile sağlanacak bir durumdur. Nitekim bu hedefe “Çerçeve
Yasa” ile varılmış olacak. Taraflar bunun üzerinde mutabakata varmış durumda.
Peki bununla “barışa” ulaşılmış olunacak mı? Elbette ki hayır! Çünkü başta
Kürtler olmak üzere demokrasinin tüm tutarlı savunucuları Kürtlerin kendi
kaderini tayin hakkının tanınması için, barışçıl temelde de olsa, mücadeleye ve
devleti bu noktada zorlamaya devam edeceklerdir. Deniz Göktaş’ı bile hapse atarak
susturmaya ve toplumu bununla da korku atmosferine sokarak sindirmeye çalışan mevcut
iktidarın bu demokratik mücadeleye yol verme olasılığı var mı acaba?
Dinci koyu faşist diktatörlük hem bu özelliğinden ve hem de ısrarlı
kitlesel hak arama eylemlerini tolere edebilecek kadar güçlü olmadığından
ötürü, bunları derhal, “devletin bekasını tehdit eden yıkıcı bölücü girişimler”
olarak karşılayacağı muhakkaktır. Dolayısıyla da en azından Kürtler ile barış,
ya Kürtlerin temel bazı haklarının tanınması ya da Kürtlerin en azından uzunca
bir süre, Öcalan’ın buyruğu gereğince, ulusal hak taleplerini geri çekip, bir “dolgu”
unsuru pozisyonuyla, Türk ulus devletine entegre olmayı kabul etmeleri koşuluyla
mümkün hale gelebilir. Birincisinin teorik olarak olması mümkünken; ikincisinin
olma olasılığı, uzunca bir süre mümkün olmayacaktır. Çünkü ulusal dinamikleri
giderek daha bir canlanmış olan koca bir ulusun gönüllü asimilasyonu, öyle birkaç
on yılla mümkün olabilecek bir şey değildir.
Dünya ve ama özellikle de mevcut bölge koşullarında devletler stratejik “al-ver”
hesaplamaları yapma ihtiyacı duyar. Ciddi şekilde varlık-yokluk risk ikilemi oluşmuşsa
veya şimdi olduğu gibi böylesi bir algı paranoyası peydahlamışlarsa, daha
önceden “asla” dedikleri şeyleri yapmayı, bütünü kurtarmak veya korumak adına göze
alabilirler. İşte tıpkı şimdi Öcalan ile geliştirdikleri ilişki örneğinde
olduğu gibi. Bu anlamıyla, mesela en azından Misak-ı Milli hedeflerine ulaşmak
için Kürtlerle ittifak kurmak zorundaysalar, federasyon dahil, bir takım ulusal
haklar tanıyabilirler. Nitekim bu devlet içinde bunun tartışmaları çokça da
olmuştur. Yani bunlar teorik olasılıklar ve reel politikalar gereği olarak da
pekâlâ mümkün. Dolayısıyla da bu koşullarla Kürt-Türk barışı gayet tabii ki
sağlanabilir. Ama bunun olabilmesi için, Kürt ulusal dinamiklerinin de bunu, “Kürt-Türk
İttifakının” kurulabilmesinin bir ön koşulu olarak talep edip, dayatmaları
gerekecektir. Yani “yok öyle üç kuruşa beş köfte” beleşçiliği diye dayatmaları
gerekiyor Kürt ulusal dinamiklerinin.
Fakat bu olasılıkların gerçekleşmesi, hem demokrasi ön koşulunu zorunlu bir
gereklilik yapmaz ve hem de bu barış, otomatikman demokrasiyi koşullamaz. Çünkü
Kürt-Türk barışı, bazı koşullar oluştuğunda (yukarıda örneklemeyle izah
edildiği gibi), devletin faşizan yapısal özelliğinin korunduğu durumlarda da
pekâlâ mümkün olabilirken; demokrasi ise devletin bu faşizan-diktatoryal
yapısının tasfiyesi zemininde ancak ki mümkün olabilir.
Yani özcesi; Kürt-Türk barışı demokrasinin ön koşulu değilse de ama halk
veya sosyalist demokrasi, tüm toplumsal sorunların çözüm zeminini sunacağından,
toplumsal barışın da garantörü olacaktır.
