“Demokratik Entegrasyon” Lozan Antlaşması’nı meşrulaştırır

 


Halil Gündoğan

30.07.2026

 

Sevr yerine Lozan

Sevr Antlaşmasının iptali karşılığında, yeni bir antlaşma olarak Lozan Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma, özetle söylemek gerekirse, Kürt yurdunun dört devlete pay edilmesini onaylayan, keza Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bugünkü resmi sınırlarını belirleyip kabul eden, uluslararası emperyalist bir antlaşmadır. Tabii aynı zaman da Türklerin “yeminli” Misak-ı Milli Sınırları içinde saydıkları birçok yeri kaybettikleri, Boğazlar üzerindeki hakimiyetinde birtakım kısıtlamalar getirmiş bir antlaşmadır da. Bundan ötürü de hem Kürtler ve hem de Türklerin özellikle de milliyetçi ve Siyasal İslamist kesimlerinin ekseriyeti bu antlaşmaya, oldum olası karşıdır.

 

Süleyman Cihan 1 Günlük İşkence Sonucu Katledildi (*)

 


Halil Gündoğan

28.07.2026

 

Süleyman Cihan’ın katlediliş tarihine ilişkin muamma, üzülerek belirtmeliyim ki hâlâ devam etmekte. Hâlâ birçok kişi ve kesim onun üç aylık ağır işkenceler sonucu, polis sorgu merkezinin, İstanbul Gayrettepe’deki 1. Şubesinde katledildiğini yazıp çizmeye devam ediyor. Devlet yetkilileri de onun yer gösterme esnasında pencereden atlayarak intihar ettiği masalını yayarak, işkenceyle katlettikleri gerçeğini karartmak istiyor. Keza 30 Temmuz sabahı itibariyle onun 1.Şubeye götürüldüğü fısıltısını üfledi orada bulunan ben ve diğer tutsakların kulaklarına. Aynı zamanda onun uzunca bir süre Gayrettepe 1. Şubede olduğu mizanseni etrafında, ailesi, yoldaşları ve kamuoyu aldatılarak oyalandı. Özelikle eylül sonu ve ekim başlarında orada tutulan bazı devrimci kişilerin bizzat duyduklarını söyledikleri; “Ben Süleyman Cihan. İşkencedeyim. Beni öldürecekler.” (Mealen) şeklindeki bu beyanları, aslında yine tamamen mizansendi. (**) Fakat bu “tanıklık”, örgütü tarafından baz alınarak, Süleyman Cihan’ın katlediliş tarihi ve şekli buna uygun bir şekilde kurgulandı. “Kurgulandı” diyorum, çünkü elde, o “tanıkların” beyanı dışında başka hiçbir maddi kanıt olmadan yapılmıştı “resmi” açıklama.

 

Erdoğan rejiminin “dini ve milli hassasiyetler” zorbalığı

 


Halil Gündoğan

23.07.2026

 

Sömürü ve zorbalığı meşrulaştırma araçları

Üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin var ettiği tüm iktidar aygıtları, din başta olmak üzere, sürecin öne çıkan tüm diğer “milli hassasiyetlerini”, sömürü ve zorbalığı “meşrulaştırmanın”, toplumu bunlarla baskılamanın ve dolayısıyla da sistemlerinin devamını sağlamanın “en elverişli” araçları olarak kullanagelmişlerdir. Ancak bu genel kullanmanın dışında din ve “milli değerler”, dinci ve milliyetçi/ırkçı faşist kesimler tarafından, bir tahakküm ve hizaya çekme sopası olarak kullanılmaktadır. Orta Çağda kiliselerin ve diğer şeriat sistemlerinin, yakın dönemde Hitler’in ari ırk, İran’ın Molla rejimi veya İŞİD-Taliban gibi “radikallerin” İslami tahakküm saplantılarının insanlığı ve toplumsal yaşamı nasıl bir felaketle yüz yüze bıraktıkları herkesin malumu olsa gerek. Aynı şekilde halifeliğin Osmanlı sultanlarında olduğu dönemde sırf “aykırı” inanış sahibi oldukları için on binlerce Alevinin topluca katliamlardan geçirildiği de tarihin hafızasında kayıtlıdır. Yine benzer şekilde TC. döneminde de on binlerce Dersim Kızılbaşının nasıl kıyımdan geçirildiği de bir sır değil. Keza yakın dönemde yüzlercesinin Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve İstanbul Gazi’de İslam dini aşkına nasıl hunharca katledilebildikleri, tüm çıplaklığı ve yakıcılığıyla orta yerde duruyor.

 

Bir garip “anti emperyalist” haller: Eli kanlı Hamaney’in defin merasimine katılma arzusu

 


Halil Gündoğan

16.07.2026

 

Anti emperyalizm

Tekelci kapitalizm olarak emperyalizm, bütünlüklü sosyo-ekonomik bir sistemdir. Bu bağlamda anti emperyalistlik, bu sistemin tamamına karşı olmak anlamına gelir. Dolayısıyla da sistemin sadece bazı unsurlarına karşı olmakla anti emperyalist olunmaz. Keza kapitalizme karşı olmayanların anti emperyalist olmaları da zaten doğası gereği mümkün olmaz. Bu bağlamda örneğin Mustafa Kemal önderliğindeki “milli mücadele” asla anti emperyalist bir karakter taşımaz. Çünkü o, sadece anti işgalci bir harekettir. Yani bir kısım emperyalist güçler tarafından gerçekleştirilen fiili işgale karşı olmakla sınırlı bir harekettir. Nitekim zaten aynı esnada işgalci güçlerle el altından yapılan görüşme ve uzlaşılar sonucu, ciddi bir savaş durumu dahi yaşanmadan işgal sona erdirilmiştir.

 

Pınar Aydınlar’ın samimiyet sınavı

 


 

Halil Gündoğan

13.07.2026

 

 

Ardahan’a bağlı Damala belediyesi tarafından bir şölen düzenlenmekte. Bu şölenin esin kaynağı ise ilçe sınırları içinde yeralan Karadağlar’da her yılın haziran-temmuz aylarında oluşan gölgenin Atatürk silüetini anımsatmasıdır. Rivayete göre ilk kez 1954’te bir çoban tarafından fark edilen bu benzerlik, sonraki yıllarda, daha çok da turist çekmek için, ilgi odağı yapılmak istenmiş. Derken belediye, 1995 yılında bu işe daha profesyonel bir şekilde eğilme gereği duymuş. Bunu, “Atatürk’ün İzinde ve Gölgesinde Damala Şenliği” adı altında, geleneksel bir şölene dönüştürmüş. Yani bir başka ifadeyle, oluşan gölgenin Atatürk silüetini anımsatıyor olmasını pazarlamanın vesilesi yapmış. Dolayısıyla da bu şenlik, bir alevi şenliği veya bir başka yöresel kutsiyetin kutlanması şenliği değil; doğrudan, söz konusu o gölgenin oluşturduğu izin Atatürk’e benziyor olmasının kutlanmasıdır.  Pınar Aydınlar da işte tam da bu kutlamaya bir sanatçı olarak katkı sunmuş oluyor.

 

“NATO 3.0” ile ne yapılmak istendi?

 


Halil Gündoğan

10.07.2026

 

NATO’ya yeni format ihtiyacı

6-7 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da, uluslararası emperyalist güç odaklarının kanlı örgütü NATO’nun 36. Zirvesi gerçekleşti. Ancak bu zirve, öncekiler gibi öyle çok normal, sıradan bir zirve olmayacaktı. Bu zirve, “NATO 3.0” şeklindeki analitik isimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere bu kanlı örgüte, değişen koşullara uyarlı olarak yeni bir format atmak için tertiplenmişti. Bu, ABD’nin ve Batı Avrupalı belli başlı emperyalist güç odakları bakımından zorunlu bir gereklilik olmuştu. Çünkü öncelikle, tanımlanan o eski varlık koşulunu yitirmiş olması sebebiyle bir “meşruiyet” ve işlevsizleşme sorunu vardı. Dolayısıyla da değişen uluslararası güç dengeleri ve yeni kutuplaşmalar realitesinde yeni bir varlık koşuluna kavuşturularak; görev ve yetkiler bakımından güncellenmesi gerekiyordu. Çünkü bu artık yapısal bir sorun karakteri kazanmıştı. Her şeyden önce NATO, emperyalist güç odakları arasında keskinleşerek tırmanan çıkar farklılaşması ve keza Trump yönetiminde ki ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını önceleyerek diğerlerine dayatmasından ötürü bir iç yıkım sürecine girmişti. Öte yandan bu örgütün, yeni bir varlık koşulu üzerinden yeniden tanımlanıp işlevlendirilerek, “meşru” kılınmaya ihtiyacı vardı. Bu, başını ABD emperyalizminin çektiği yeni bir emperyalist paylaşım savaşı kışkırtıcılığında, daha aktif ve etkili bir saldırı savaşı aygıtına dönüştürülmesini gerektiriyordu.

 

Arkadaşlar Merhaba

 


Halil Gündoğan

4.07.2026

 

 

Bildiğiniz üzere İsviçre devleti uzunca bir süre iltica talebimi kabul etmedi. İlk negatif kararı bir buçuk yıl sonra vermişti. İtiraz ettiğimiz Federal Mahkeme dosyayı üç yıl gibi oldukça uzun bir süre rafta tuttu. Sonra, delillerin titizlikle incelenmediği gerekçesiyle dosyayı ilk mahkemeye geri gönderdi. Bu mahkeme de işi resmen sürüncemeye bıraktı. Bunun üzerine sizlerin de imzalarınızla katkı sunduğunuz o malum imza kampanyasını başlattık.

 

“Hainlik” linçi ve demokrasi fukaralığı

 


Halil Gündoğan

3.07.2026

 

Tabu ve dokunulmazlık zırhına sığınmak

Toplumsal kesimlerin hemen tamamında belli yönleriyle ortaklaşan, ama önemli oranlarda da farklılıklar ve özgünlükler arz eden, “aykırımsı” birtakım değerler sistemi vardır. Olacaktır da. Tabiatıyla bunlar, “zamanın ruhuna” uyarlı olarak farklı değerlendirmelere açık olurlar. Olmaları da gerekiyor. Yani bunlar, halkımızın, millet, devlet ya da daha dar anlamda örgüt-cemaat-lider, aşiret, kılan ve ailemizin “dokunulmaz” değerleri (“tabuları”) olarak eleştiriden muaf tutulamazlar. Tutulmamalıdırlar da. Çünkü bu tür şeyler statik değil, dinamik toplumsal yaşamın seyrindeki gelişim ve değişimlere koşut olarak revize edilmeye ve güncellenmeye açık olurlar. Toplumsal yaşamda her şey donuk olarak kalmış olsaydı; örneğin dört değil, bir “kutsal kitap” yeterli olurdu. Ya da “tek muktedirin” her şeye hükmettiği bir mecrada bu kadar fazla ve farklı ideoloji, din, mezhep ve inanca ihtiyaç oluşmazdı.