Düşmana altın tepside sunulan zafer: 17’ler

 


Halil Gündoğan

17.06.2026

 

Kötürümselleştirme

16-17 Haziran 2005 tarihinde, Dersim dağlarında bir katliam ve büyük bir tasfiye hareketi gerçekleştirildi. Bu, Türk devletinin nokta operasyonu ve hava bombardımanıyla kolayca sonuç aldığı operasyonlardan bir diğeriydi. Dönemin Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın, Erzincan’daki 3. Ordu Karargahından operasyonu bir fiil yönettiği söylenirse de ama şu kesin ki operasyonun sonucunu bizzat Genel Kurmay Başkanlığı yapmıştır. Çünkü bu operasyon, sıradan bir gerilla gücünün imhası tarzı değildi. Bir örgütün parti ve gerilla güçlerinin en ileri seçme kadrolarının bir seferde topluca imha edilmesi operasyonuydu. Örgütün belini kırıp, kötürüm hale düşürmek hedeflenmişti.


Nitekim öyle de olmuştur. Devlet, kuvvetle muhtemeldir ki esasen “içten” aldığı istihbaratla, MKP’nin kongre delegelerinin toplu kıyımını tasarlamıştır. Aralarında 1. Ve 2. Genel Sekreterini ve keza yılların tecrübe ve birikimine sahip, seçme 17 değerli kadro ve savaşçıyı topluca imha etti.
 

 

Tepeden biçme yöntemi

Böylece bir örgütün lider kadrosunun ezici çoğunluğunu kolayca tasfiye etmeyi başarmış oldu. Tabii düşman bunu ilk kez yapıyor değildi.  Özelliklede bu “tepeden biçme” yöntemi, yaygın bir sıklıkla uygulanagelmiştir. Yakın dönem tarihi bile bunun çok tipik örnekleriyle doludur.  Mesela TKP’nin, aralarında kurucu başkanı Mustafa Suphi’nin de bulunduğu 14 lider kadrosunun topluca katledilmesi gibi… Bu tasfiyeyle, TKP resmen kötürüm hale sokuldu. Bir diğer sarsıcı örnek ise; 1971 devrimci çıkışının 3 sembol örgütünün kurucu başkanlarının da aralarında bulunduğu önder kadrolarının imhasıdır. Özellikle Mahir ve Kaypakkaya gibi kurucu liderleriyle kendisini var etmiş iki örgüt, kaptanını yitirmiş geminin azgın dalgalar karşısında dümen yitirmesi durumundaki kaotik duruma sokuldu. Abartısız böyle olduğu, sonraki tarihin tanıklığıyla sabittir de zaten. Keza bu yöntem benzer şekilde, Öcalan’ın iradesinin teslim alınması suretiyle, Apocu Kürt Siyasal Hareketinin tasfiyesinde de hâlâ kullanılmaktadır. Yani Türk devletinin bu taktiği, daha pek çok örneği özgülünde başarıyla uyguladığını maalesef ki teslim etmek durumundayız.

 

Bu savaş taktiği tabii ki sadece Türk devletine mahsus değil. Asimetrik savaş tarzının bu müstesna taktiği, yine çok tipik bir şekilde, RAF’ın, “beyin takımı” denilecek tüm kadrolarının Alman devleti tarafından imha edilmesi, keza Peru Komünist Partisi Lideri Gonzalo başta olmak üzere birçok önder kadrosunun Peru devleti tarafından tutsak edilmesi ve son süreçte Hamas, Hizbullah ve İran devletinin lider kadrosuna karşı İsrail ve ABD tarafından, HKP(M) liderlerine karşı Hindistan devleti tarafından özel bir itinayla uygulandı. Savaşlar sürdükçe de tarih bunun daha pek çok örneğini kayıt altına almaya devam edecektir.

 

“Zaferi” altın tepside düşmana sunan biziz  

“Yukarıda aktarılan örneklerin ezici çoğunluğunun ortak paydası nedir?” diye sorulacak olsa; herhalde ki verilecek yanıtlar arasında en öne çıkanı şu olurdu: Ağırlıklı olarak kendilerinden kaynaklı hata, eksiklik ve yetmezlikleriyle düşmanın kendilerini tasfiye etmesini kolaylaştırmışlardır. Giriştikleri savaşta, savaşın katı kurallarına yeterince uymamışlardır. Bu, özellikle de Suphi, Kaypakkaya, Öcalan ve 17’ler somutunda çok daha barizdir. Mahir’in tutumunda ise ekstradan biraz daha farklı birtakım özgünlükler vardır: Duygusallık, kendiliğinden bir sürükleniş ve düşmanı yeterince tanıyamamanın getirmiş olduğu amatör ve biraz da “romantik” hareket tarzının yol açtığı kaçınılmaz bir akıbet.

 

Biraz daha özgün olarak 17’ler

Özel olarak 17’ler somutunda yaşananlar sorgulanacak olursa ortaya şu ibretlik tablo çıkar: Her şeyden önce kongre delegelerinin ezici çoğunluğu gerilla alanı dışında bulunuyorken; onca delegeyi Dersim’e taşıma aymazlığının hâlâ da aşılamamış olması, ilginçtir doğrusu. Burada profesyonel ve stratejik düşünüş tarzının zerresi yoktur. Bunun baş sorumlusu da elbette ki bu kararı alan ve onaylayan önderlik kurumudur. Bunda da belirleyici pay, elbette ki Cafer ve Aydın’ındır değil mi? Keza, delegelerin kongre alanına taşınması süreci tam bir sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik örneğidir. Sanırsınız ki savaşçı illegal bir partinin değil de legal bir partinin delegeleri Dersim’e taşınıyor. Yani bu gidiş adeta davul-zurna çalınarak dosta düşmana ilan edilmiş. Düşman istihbaratı birçok delegeyi gerek fiziki ve gerekse teknolojik olarak yakın takibe almış. Nitekim bir kısım arkadaşa ilişkin İstanbul ve Erzincan’da çekilmiş fotoğraflar dahi söz konusu edilebildi.

 

Cem’in rolü

Partinin bunca değerli kadrosunun dağdaki güvenlik sorunu ise kendi başına ayrı bir soru işareti oluşturur. Savaş kuralları resmen çok uç boyutlu olarak ihlal edilmiştir. Geceyi geçirmek için konumlanış biçimleri kesinlikle manidardır. Olası hava ve kara saldırısına karşı korunaklı dağ kovuklarına değil de hava saldırısına açık bir yerin seçilmiş olması, gerçekten de kuşku taşır. Bunun birinci dereceden sorumlusu da elbette ki bu organizasyonun başındaki komutan Cem’dir.

 

“Bu ve daha bir yığın şey yaşanmışken, herhalde ki düşmanın özel bir istihbari çalışma yapmasına da pek gerek kalmaz.” denilebilecek bir durum aslında. Fakat buna rağmen yine de sorun hiç de bu kadar basit değil gibi. Çünkü Erzincan’dan sonrası, yani delegelerin, Cem komutasındaki gerilla birimi tarafından teslim alınmasıyla birçok şey çok farklı gelişebilirdi. Yani örneğin elektronik cihazlar toplanarak, olası teknik takip sekteye uğratılabilirdi. Bu yapılmış mı bilemiyoruz. Yapılmamışsa, düşman sırf bunlar üzerinden bile nokta olarak konakladıkları yeri tespit edebilir. Bu bakımdan sırf; “düşman nokta yerini bu netlikle nasıl bilebilir?” sorusunun yanıtı, tek şık olarak şu olamaz: “O halde kesin olarak içten istihbarat alınmıştır.”

 

Fakat burada sorunun sorgulanması, asla tek başına nokta yerinin nasıl belirlendiğine indirgenemez. Yapılması gereken ve ama yapılmayan şu hususlar ciddi soru işaretleri olarak kalıyor çünkü: Örneğin, taşıdığı stratejik öneminden ötürü grup, topluca bir arada, yani adeta yaylada koyun sürüsü yatırır gibi, açık bir alanda topluca bir arada tutulmayıp, küçük birimler halinde farklı yerlerde konumlandırılabilirdi. Keza toplu kalınmasını zorunlu kılan birtakım şeyler vardıysa, o halde kesin bir şekilde daha korunaklı bir yerde kalmaları sağlanırdı. Bu, daha öncesinden düşünülerek, uygun yerler belirlenmek suretiyle halledilebilirdi. Bunun hem askeri gereklilikten ötürü ve hem de oradaki bileşimin parti açısından taşıdığı stratejik öneminden ötürü böyle yapılması sorumluluğu ve zorunluluğu vardır.

 

İç ihanet

Şayet işte bütün bunlara uygun bir hareket tarzı izlenmemişse ve de grupta elektronik cihazlar bulunmuyorduysa, ortada bir iç ihanet durumunun, kuvvetli bir olasılık olarak, var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ve burada da yine oklar birinci dereceden grubun askeri sorumlusu Cem’e yönelir. Çünkü grubun güvenliğine ilişkin her teferruat doğrudan onun tasarrufundadır. (Cem’e ilişkin çok farklı ve çok fazla şaibe dillendirilmekte. Bunları doğrulama ve doğrulatma durumunda değiliz. Ama örgütün kendisinin de bu konuda kamuoyuna yansıttığı bir tutumunun olmaması, anlaşılır olmaktan uzaktır.) Dolayısıyla da Cem, düşman işbirlikçisi olmadan da sergilemiş olduğu söz konusu tutum ve pratiğiyle, zaten objektif olarak düşmana hizmet etmiştir. Bu işin lamı cimi yok; çok keskin hatlı sübjektif ve objektif boyutlu bir durum tespiti yapılmak zorundadır. Tabii ki bu görev ve sorumluluk da öncelikli olarak örgütünün boynunun borcudur. Ama maalesef örgütün de kem küm etme dışında yaptığı kayda değer bir şey olmadı şimdiye dek.

 

Özetle, 17’ler somutunda da düşmanın elde ettiği “zafer”, esasen bizim eserimizdir. Ona, kendi hata ve aymazlıklarımızla, altın tepside bizzat kendimiz sunmuş olduk…

 

17’ler

İdealleri uğruna, ölümüne bir cüretle kavgada ısrar edenler neslindendi onlar. Bu vesileyle bir kez daha saygıyla anıyorum.

 

Acısı mıh gibi yüreklere saplanan ölümler vardır ve ama yine de vuruşarak gelmişse bu ölüm, yanı başında tesellisini de sunar. Ölüm vardır, örneğin 17’lerinki gibi, zerre kadar teselli sunmaz, taş gibi oturur yüreklere. Çünkü o kavga neferlerine ölüm, maalesef ki vuruşarak gelmediğinden; “vuruşarak öldüler” tesellisinden de mahrum bırakıyor.

 

Biliyoruz ki bizzat kendilerinden kaynaklı çok büyük ve vahim hatalarının kurbanı oldular. Göz göre göre bir yapının önder kadroları, adeta elleri kolları bağlanarak, katledilmeleri için düşmana sunuldular. Yani adeta “pisi pisine öldüler” duygusu yaratan ağır bir tablo çıkıyor ortaya.

 

İşlenen hata ve yanlışların her biri birer SUÇ niteliğinde! Kim veya kimlerdi bu suçu işleyen ve şu veya bu oranda ortak olanları? Bunlara karşı ne tür eleştiri ve özeleştiriler yapıldı, bunu hâlâ da bilmiyor geniş kamuoyu. Böyle olunca da örgütün layıkıyla bu insanları sahiplenme hakkını kendisinde nasıl bulabildiğini anlamak da çok kolay olmuyor.