Halil Gündoğan
17.06.2026
Kötürümselleştirme
Nitekim öyle de olmuştur. Devlet, kuvvetle muhtemeldir ki esasen “içten”
aldığı istihbaratla, MKP’nin kongre delegelerinin toplu kıyımını tasarlamıştır.
Aralarında 1. Ve 2. Genel Sekreterini ve keza yılların tecrübe ve birikimine
sahip, seçme 17 değerli kadro ve savaşçıyı topluca imha etti.
Tepeden biçme
yöntemi
Böylece bir örgütün lider kadrosunun ezici çoğunluğunu kolayca tasfiye
etmeyi başarmış oldu. Tabii düşman bunu ilk kez yapıyor değildi. Özelliklede bu “tepeden biçme” yöntemi, yaygın bir sıklıkla uygulanagelmiştir.
Yakın dönem tarihi bile bunun çok tipik örnekleriyle doludur. Mesela TKP’nin, aralarında kurucu başkanı Mustafa
Suphi’nin de bulunduğu 14 lider kadrosunun topluca katledilmesi gibi… Bu
tasfiyeyle, TKP resmen kötürüm hale sokuldu. Bir diğer sarsıcı örnek ise; 1971
devrimci çıkışının 3 sembol örgütünün kurucu başkanlarının da aralarında
bulunduğu önder kadrolarının imhasıdır. Özellikle Mahir ve Kaypakkaya gibi
kurucu liderleriyle kendisini var etmiş iki örgüt, kaptanını yitirmiş geminin
azgın dalgalar karşısında dümen yitirmesi durumundaki kaotik duruma sokuldu. Abartısız
böyle olduğu, sonraki tarihin tanıklığıyla sabittir de zaten. Keza bu yöntem
benzer şekilde, Öcalan’ın iradesinin teslim alınması suretiyle, Apocu Kürt
Siyasal Hareketinin tasfiyesinde de hâlâ kullanılmaktadır. Yani Türk devletinin
bu taktiği, daha pek çok örneği özgülünde başarıyla uyguladığını maalesef ki
teslim etmek durumundayız.
Bu savaş taktiği tabii ki sadece Türk devletine mahsus değil. Asimetrik
savaş tarzının bu müstesna taktiği, yine çok tipik bir şekilde, RAF’ın, “beyin
takımı” denilecek tüm kadrolarının Alman devleti tarafından imha edilmesi, keza
Peru Komünist Partisi Lideri Gonzalo başta olmak üzere birçok önder kadrosunun Peru
devleti tarafından tutsak edilmesi ve son süreçte Hamas, Hizbullah ve İran
devletinin lider kadrosuna karşı İsrail ve ABD tarafından, HKP(M) liderlerine
karşı Hindistan devleti tarafından özel bir itinayla uygulandı. Savaşlar
sürdükçe de tarih bunun daha pek çok örneğini kayıt altına almaya devam edecektir.
“Zaferi” altın
tepside düşmana sunan biziz
“Yukarıda aktarılan örneklerin ezici çoğunluğunun ortak paydası nedir?”
diye sorulacak olsa; herhalde ki verilecek yanıtlar arasında en öne çıkanı şu
olurdu: Ağırlıklı olarak kendilerinden kaynaklı hata, eksiklik ve
yetmezlikleriyle düşmanın kendilerini tasfiye etmesini kolaylaştırmışlardır. Giriştikleri
savaşta, savaşın katı kurallarına yeterince uymamışlardır. Bu, özellikle de
Suphi, Kaypakkaya, Öcalan ve 17’ler somutunda çok daha barizdir. Mahir’in
tutumunda ise ekstradan biraz daha farklı birtakım özgünlükler vardır:
Duygusallık, kendiliğinden bir sürükleniş ve düşmanı yeterince tanıyamamanın
getirmiş olduğu amatör ve biraz da “romantik” hareket tarzının yol açtığı
kaçınılmaz bir akıbet.
Biraz daha özgün
olarak 17’ler
Özel olarak 17’ler somutunda yaşananlar sorgulanacak olursa ortaya şu
ibretlik tablo çıkar: Her şeyden önce kongre delegelerinin ezici çoğunluğu
gerilla alanı dışında bulunuyorken; onca delegeyi Dersim’e taşıma aymazlığının
hâlâ da aşılamamış olması, ilginçtir doğrusu. Burada profesyonel ve stratejik
düşünüş tarzının zerresi yoktur. Bunun baş sorumlusu da elbette ki bu kararı alan
ve onaylayan önderlik kurumudur. Bunda da belirleyici pay, elbette ki Cafer ve
Aydın’ındır değil mi? Keza, delegelerin kongre alanına taşınması süreci tam bir
sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik örneğidir. Sanırsınız ki savaşçı illegal bir
partinin değil de legal bir partinin delegeleri Dersim’e taşınıyor. Yani bu
gidiş adeta davul-zurna çalınarak dosta düşmana ilan edilmiş. Düşman
istihbaratı birçok delegeyi gerek fiziki ve gerekse teknolojik olarak yakın
takibe almış. Nitekim bir kısım arkadaşa ilişkin İstanbul ve Erzincan’da
çekilmiş fotoğraflar dahi söz konusu edilebildi.
Cem’in rolü
Partinin bunca değerli kadrosunun dağdaki güvenlik sorunu ise kendi başına
ayrı bir soru işareti oluşturur. Savaş kuralları resmen çok uç boyutlu olarak
ihlal edilmiştir. Geceyi geçirmek için konumlanış biçimleri kesinlikle
manidardır. Olası hava ve kara saldırısına karşı korunaklı dağ kovuklarına
değil de hava saldırısına açık bir yerin seçilmiş olması, gerçekten de kuşku
taşır. Bunun birinci dereceden sorumlusu da elbette ki bu organizasyonun
başındaki komutan Cem’dir.
“Bu ve daha bir yığın şey yaşanmışken, herhalde ki düşmanın özel bir
istihbari çalışma yapmasına da pek gerek kalmaz.” denilebilecek bir durum
aslında. Fakat buna rağmen yine de sorun hiç de bu kadar basit değil gibi.
Çünkü Erzincan’dan sonrası, yani delegelerin, Cem komutasındaki gerilla birimi
tarafından teslim alınmasıyla birçok şey çok farklı gelişebilirdi. Yani örneğin
elektronik cihazlar toplanarak, olası teknik takip sekteye uğratılabilirdi. Bu
yapılmış mı bilemiyoruz. Yapılmamışsa, düşman sırf bunlar üzerinden bile nokta
olarak konakladıkları yeri tespit edebilir. Bu bakımdan sırf; “düşman nokta
yerini bu netlikle nasıl bilebilir?” sorusunun yanıtı, tek şık olarak şu olamaz:
“O halde kesin olarak içten istihbarat alınmıştır.”
Fakat burada sorunun sorgulanması, asla tek başına nokta yerinin nasıl
belirlendiğine indirgenemez. Yapılması gereken ve ama yapılmayan şu hususlar
ciddi soru işaretleri olarak kalıyor çünkü: Örneğin, taşıdığı stratejik
öneminden ötürü grup, topluca bir arada, yani adeta yaylada koyun sürüsü
yatırır gibi, açık bir alanda topluca bir arada tutulmayıp, küçük birimler
halinde farklı yerlerde konumlandırılabilirdi. Keza toplu kalınmasını zorunlu
kılan birtakım şeyler vardıysa, o halde kesin bir şekilde daha korunaklı bir
yerde kalmaları sağlanırdı. Bu, daha öncesinden düşünülerek, uygun yerler
belirlenmek suretiyle halledilebilirdi. Bunun hem askeri gereklilikten ötürü ve
hem de oradaki bileşimin parti açısından taşıdığı stratejik öneminden ötürü
böyle yapılması sorumluluğu ve zorunluluğu vardır.
İç ihanet
Şayet işte bütün bunlara uygun bir hareket tarzı izlenmemişse ve de grupta
elektronik cihazlar bulunmuyorduysa, ortada bir iç ihanet durumunun, kuvvetli
bir olasılık olarak, var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ve burada da
yine oklar birinci dereceden grubun askeri sorumlusu Cem’e yönelir. Çünkü grubun
güvenliğine ilişkin her teferruat doğrudan onun tasarrufundadır. (Cem’e ilişkin
çok farklı ve çok fazla şaibe dillendirilmekte. Bunları doğrulama ve doğrulatma
durumunda değiliz. Ama örgütün kendisinin de bu konuda kamuoyuna yansıttığı bir
tutumunun olmaması, anlaşılır olmaktan uzaktır.) Dolayısıyla da Cem, düşman
işbirlikçisi olmadan da sergilemiş olduğu söz konusu tutum ve pratiğiyle, zaten
objektif olarak düşmana hizmet etmiştir. Bu işin lamı cimi yok; çok keskin
hatlı sübjektif ve objektif boyutlu bir durum tespiti yapılmak zorundadır. Tabii
ki bu görev ve sorumluluk da öncelikli olarak örgütünün boynunun borcudur. Ama
maalesef örgütün de kem küm etme dışında yaptığı kayda değer bir şey olmadı
şimdiye dek.
Özetle, 17’ler somutunda
da düşmanın elde ettiği “zafer”, esasen bizim eserimizdir. Ona, kendi hata ve
aymazlıklarımızla, altın tepside bizzat kendimiz sunmuş olduk…
17’ler
İdealleri uğruna, ölümüne bir cüretle kavgada ısrar edenler neslindendi
onlar. Bu vesileyle bir kez daha saygıyla anıyorum.
Acısı mıh gibi yüreklere saplanan ölümler vardır ve ama yine de vuruşarak
gelmişse bu ölüm, yanı başında tesellisini de sunar. Ölüm vardır, örneğin 17’lerinki
gibi, zerre kadar teselli sunmaz, taş gibi oturur yüreklere. Çünkü o kavga
neferlerine ölüm, maalesef ki vuruşarak gelmediğinden; “vuruşarak öldüler”
tesellisinden de mahrum bırakıyor.
Biliyoruz ki bizzat kendilerinden kaynaklı çok büyük ve vahim hatalarının
kurbanı oldular. Göz göre göre bir yapının önder kadroları, adeta elleri kolları
bağlanarak, katledilmeleri için düşmana sunuldular. Yani adeta “pisi pisine
öldüler” duygusu yaratan ağır bir tablo çıkıyor ortaya.
İşlenen hata ve yanlışların her biri birer SUÇ niteliğinde! Kim veya
kimlerdi bu suçu işleyen ve şu veya bu oranda ortak olanları? Bunlara karşı ne
tür eleştiri ve özeleştiriler yapıldı, bunu hâlâ da bilmiyor geniş kamuoyu. Böyle
olunca da örgütün layıkıyla bu insanları sahiplenme hakkını kendisinde nasıl
bulabildiğini anlamak da çok kolay olmuyor.
