“Hainlik” linçi ve demokrasi fukaralığı

 


Halil Gündoğan

3.07.2026

 

Tabu ve dokunulmazlık zırhına sığınmak

Toplumsal kesimlerin hemen tamamında belli yönleriyle ortaklaşan, ama önemli oranlarda da farklılıklar ve özgünlükler arz eden, “aykırımsı” birtakım değerler sistemi vardır. Olacaktır da. Tabiatıyla bunlar, “zamanın ruhuna” uyarlı olarak farklı değerlendirmelere açık olurlar. Olmaları da gerekiyor. Yani bunlar, halkımızın, millet, devlet ya da daha dar anlamda örgüt-cemaat-lider, aşiret, kılan ve ailemizin “dokunulmaz” değerleri (“tabuları”) olarak eleştiriden muaf tutulamazlar. Tutulmamalıdırlar da. Çünkü bu tür şeyler statik değil, dinamik toplumsal yaşamın seyrindeki gelişim ve değişimlere koşut olarak revize edilmeye ve güncellenmeye açık olurlar. Toplumsal yaşamda her şey donuk olarak kalmış olsaydı; örneğin dört değil, bir “kutsal kitap” yeterli olurdu. Ya da “tek muktedirin” her şeye hükmettiği bir mecrada bu kadar fazla ve farklı ideoloji, din, mezhep ve inanca ihtiyaç oluşmazdı.

 

Dolayısıyla da “tek ve en doğru kutsal değerlerimize laf ettirmez, cüret edene de dünyayı dar ederiz” şeklinde tezahür eden tutum ve yaklaşımlar, her şeyden önce abes olup, hayat döngüsünün olağan akışına aykırıdır. Hele ki bu dogmatik, katı ben merkezci, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok edip sakatlayan, dışındaki her şeyi kendi kalıbına uydurmaya zorlayan ve bu anlamda asla adil olmayan, hot zotçu gaddar yaklaşımlar kendilerini sol-sosyalist olarak sunan kesimlerin, normalde, yakınından dahi geçmemesi gerekiyorken; fakat ne yazık ki bu konuda da çok sıkıntılı bir pratiğin sahibi olduğumuzu gocunmadan teslim etmemiz gerekiyor.

 

Kötü sicil

Genel de olduğu gibi, maalesef ki Türkiye ve K. Kürdistan devrimci hareketinin tarihinde de vahim sayılabilecek derecede kötü bir sicilin sahibiyiz. Çok kolay ve son derece basit nedenlere dayalı çok ağır bilançolar söz konusudur bu tarihte. Bunların, telafisi dahi mümkün olamayan en ağır örnekleri de elbette ki “iç infazlar” ve örgütler arası “siyasi” cinayetlerdir. İnsanların, akla ziyan zorlama gerekçelerle, çok kolay bir şekilde “hain” ve “düşman işbirlikçisi” olarak damgalanmaları ve aynı şekilde birçoğunun infaz edilmeleridir.

 

Bunların içinde en şuursuzca olanları ise örgüte veya lidere karşı yapılan eleştiri ve geliştirilen muhalif duruşa karşı sergilenen aforoz, linç etme ve çoğu kez de fiziki olarak imha etmeye varan tutumlardır.

 

“Hain” damgası ve linç kültürü

Ve galiba bütün bunların yanında en absürt olanı da mücadelenin bir kesitinde bir şekilde zayıflık göstererek, sürmekte olan eylemin dışına düşme veya saflardan uzaklaşma tutumu sergileyen ve ama düşman saflarına da geçmeyen, her şeye rağmen halk ve devrim saflarında durma iradesi gösteren insanların “hain” olarak damgalanarak, linç edilmeleri şeklinde yaşanmakta olanıdır.

 

Oysa söz konusu olan insandır nihayetinde. İnsansa söz konusu olan, yaşamın normal rutininde de mücadele, savaş, hat ta zorlu bir yürüyüş ve yarışta da çok farklı nedenler bileşkesiyle, bazen beklenen performans gösterilemeyebilir. O kesitte başarısız bir pratiğe düşülebilir. Bu tıpkı bir savaş muharebesindeki veya bir satranç karşılaşmasındaki başarısızlık gibi bir şeydir. Bu yenilgi veya başarısızlıklar hayatın sonu değilse şayet; biliriz ki nice yenilgi ve başarısızlıkların tersine çevrildiğinin eşsiz örnekleriyle doludur uzak ve yakın tarih.

 

Dolayısıyla da samimiyetle kusur ve suçlarının özeleştirisini yapan, düşman safına geçmeyerek bir şekilde mücadeleye katkı sunma niyet ve gayreti içinde olan insanların bu duruşlarını es geçerek onları, mücadele ve yaşamlarının bir kesitinde içine düştükleri olumsuzluklar çarmıhına çivileyip öylece bırakmanın, onları bu kabahatleri üzerinden her vesileyle linç etme gayreti içinde olmanın  bilimsel yaklaşımla da değişim-dönüşüm diyalektiğiyle de ama en önemlisi de devrimci sorumluluk bilinciyle en ufak bir bağı olamasa gerek.

 

İnsanları hata ve zaaflarından arındırıp dönüştürerek devrim saflarına tekrardan kazanmak gibi asli bir görev ve sorumluluğu vardır devrimci kişi ve örgütlerin, değil mi? Fakat böyleyken, hayatlarının zorlu bir kesitinde bir şekilde düştükleri bir zayıflık ve olumsuzluklarından ötürü onları “hain” ilan ederek yok saymak, yetinmeyip her fırsatta “hain” linçine tabi tutmak, acaba hangi devrimci sorumluluk bilinciyle izah edilebilir? Onca dışlama ve linçe rağmen kişiler yine de karınca kararınca bir katkı sunmaya çalışıyorlarsa; fiziki ve psikolojik zor da uygulayarak onları engellemenin, devrim davasına nasıl bir katkısının olacağı umuluyor acaba?

 

Demokrasi ve özgürlükler

Onları devrim ve devrimciler adına konuşmaktan, yazıp çizmekten men etmenin nasıl bir açıklaması olabilir sizce? Temel şiarı insan merkezli demokrasi ve özgürlük olan sol-sosyalist bir kurum: “Falanca tarihte falanca eylemde zayıflık gösterip, davayı ve yoldaşlarını bir tas çorbaya satan bir hain bizim kutsallarımıza dair söz kurma hakkını kendinde bulamaz. Onu bundan men ediyoruz.” veya “Nedeni ne olursa olsun, o ki örgüt disiplini dışında tutuyorsun kendini, o halde sus, otur oturduğun yerde.” şeklinde özetlenebilecek tavırlar sergileyebiliyorsa; vadedilen o demokrasi ve özgürlük sisteminin vay haline. Hele ki iktidarın zor tekelini ellerine aldıklarındaki o haline.

 

Eleştirel tutum

Sol-sosyalistler, birbirlerinin ilkesel boyutlu yanlışları karşısında “üç maymunu” oynamamalıdır. Birbirlerini dostane yapıcı eleştirilerle ikaz edip, yanlış ve eksiklerden arınmasına yardımcı olmalıdır. Bu yapılmaz ise, hem mücadelenin ihtiyacı olan birleşik kolektif yapılar bünyesinde ve hem de yarının sosyalist toplumunun doğru ilkeler üzerinden inşasında ciddi zorluklarla yüzyüze kalınacağı muhakkaktır. Hata ve yanlışları eleştirmek, doğru düşüncelerin hâkim olması için mücadele yürütmek de devrimci bir görev ve sorumluluktur.