Halil Gündoğan
3.07.2026
Tabu ve
dokunulmazlık zırhına sığınmak
Dolayısıyla da “tek ve en doğru kutsal değerlerimize laf ettirmez, cüret
edene de dünyayı dar ederiz” şeklinde tezahür eden tutum ve yaklaşımlar, her
şeyden önce abes olup, hayat döngüsünün olağan akışına aykırıdır. Hele ki bu
dogmatik, katı ben merkezci, düşünce ve ifade özgürlüğünü yok edip sakatlayan,
dışındaki her şeyi kendi kalıbına uydurmaya zorlayan ve bu anlamda asla adil
olmayan, hot zotçu gaddar yaklaşımlar kendilerini sol-sosyalist olarak sunan
kesimlerin, normalde, yakınından dahi geçmemesi gerekiyorken; fakat ne yazık ki
bu konuda da çok sıkıntılı bir pratiğin sahibi olduğumuzu gocunmadan teslim
etmemiz gerekiyor.
Kötü sicil
Genel de olduğu gibi, maalesef ki Türkiye ve K. Kürdistan devrimci
hareketinin tarihinde de vahim sayılabilecek derecede kötü bir sicilin
sahibiyiz. Çok kolay ve son derece basit nedenlere dayalı çok ağır bilançolar
söz konusudur bu tarihte. Bunların, telafisi dahi mümkün olamayan en ağır
örnekleri de elbette ki “iç infazlar” ve örgütler arası “siyasi” cinayetlerdir.
İnsanların, akla ziyan zorlama gerekçelerle, çok kolay bir şekilde “hain” ve
“düşman işbirlikçisi” olarak damgalanmaları ve aynı şekilde birçoğunun infaz
edilmeleridir.
Bunların içinde en şuursuzca olanları ise örgüte veya lidere karşı yapılan
eleştiri ve geliştirilen muhalif duruşa karşı sergilenen aforoz, linç etme ve
çoğu kez de fiziki olarak imha etmeye varan tutumlardır.
“Hain” damgası ve linç
kültürü
Ve galiba bütün bunların yanında en absürt olanı da mücadelenin bir
kesitinde bir şekilde zayıflık göstererek, sürmekte olan eylemin dışına düşme
veya saflardan uzaklaşma tutumu sergileyen ve ama düşman saflarına da geçmeyen,
her şeye rağmen halk ve devrim saflarında durma iradesi gösteren insanların
“hain” olarak damgalanarak, linç edilmeleri şeklinde yaşanmakta olanıdır.
Oysa söz konusu olan insandır nihayetinde. İnsansa söz konusu olan, yaşamın
normal rutininde de mücadele, savaş, hat ta zorlu bir yürüyüş ve yarışta da çok
farklı nedenler bileşkesiyle, bazen beklenen performans gösterilemeyebilir. O
kesitte başarısız bir pratiğe düşülebilir. Bu tıpkı bir savaş muharebesindeki
veya bir satranç karşılaşmasındaki başarısızlık gibi bir şeydir. Bu yenilgi
veya başarısızlıklar hayatın sonu değilse şayet; biliriz ki nice yenilgi ve
başarısızlıkların tersine çevrildiğinin eşsiz örnekleriyle doludur uzak ve
yakın tarih.
Dolayısıyla da samimiyetle kusur ve suçlarının özeleştirisini yapan, düşman
safına geçmeyerek bir şekilde mücadeleye katkı sunma niyet ve gayreti içinde
olan insanların bu duruşlarını es geçerek onları, mücadele ve yaşamlarının bir
kesitinde içine düştükleri olumsuzluklar çarmıhına çivileyip öylece bırakmanın,
onları bu kabahatleri üzerinden her vesileyle linç etme gayreti içinde olmanın bilimsel yaklaşımla da değişim-dönüşüm
diyalektiğiyle de ama en önemlisi de devrimci sorumluluk bilinciyle en ufak bir
bağı olamasa gerek.
İnsanları hata ve zaaflarından arındırıp dönüştürerek devrim saflarına tekrardan
kazanmak gibi asli bir görev ve sorumluluğu vardır devrimci kişi ve örgütlerin,
değil mi? Fakat böyleyken, hayatlarının zorlu bir kesitinde bir şekilde düştükleri
bir zayıflık ve olumsuzluklarından ötürü onları “hain” ilan ederek yok saymak,
yetinmeyip her fırsatta “hain” linçine tabi tutmak, acaba hangi devrimci sorumluluk
bilinciyle izah edilebilir? Onca dışlama ve linçe rağmen kişiler yine de
karınca kararınca bir katkı sunmaya çalışıyorlarsa; fiziki ve psikolojik zor da
uygulayarak onları engellemenin, devrim davasına nasıl bir katkısının olacağı
umuluyor acaba?
Demokrasi ve
özgürlükler
Onları devrim ve devrimciler adına konuşmaktan, yazıp çizmekten men etmenin
nasıl bir açıklaması olabilir sizce? Temel şiarı insan merkezli demokrasi ve
özgürlük olan sol-sosyalist bir kurum: “Falanca tarihte falanca eylemde
zayıflık gösterip, davayı ve yoldaşlarını bir tas çorbaya satan bir hain bizim
kutsallarımıza dair söz kurma hakkını kendinde bulamaz. Onu bundan men
ediyoruz.” veya “Nedeni ne olursa olsun, o ki örgüt disiplini dışında tutuyorsun
kendini, o halde sus, otur oturduğun yerde.” şeklinde özetlenebilecek tavırlar
sergileyebiliyorsa; vadedilen o demokrasi ve özgürlük sisteminin vay haline.
Hele ki iktidarın zor tekelini ellerine aldıklarındaki o haline.
Eleştirel tutum
Sol-sosyalistler, birbirlerinin ilkesel boyutlu yanlışları karşısında “üç
maymunu” oynamamalıdır. Birbirlerini dostane yapıcı eleştirilerle ikaz edip,
yanlış ve eksiklerden arınmasına yardımcı olmalıdır. Bu yapılmaz ise, hem mücadelenin
ihtiyacı olan birleşik kolektif yapılar bünyesinde ve hem de yarının sosyalist
toplumunun doğru ilkeler üzerinden inşasında ciddi zorluklarla yüzyüze
kalınacağı muhakkaktır. Hata ve yanlışları eleştirmek, doğru düşüncelerin hâkim
olması için mücadele yürütmek de devrimci bir görev ve sorumluluktur.
