Halil Gündoğan
20.08.2026
Pasifize edici
Özellikle son dönemlerde gerek Apocu Kürt Siyasal Hareketi (AKSH) mensupları, tabanı ve gerekse kimi sol ve solumsu liberal çevreler tarafından sıklıkla “muhatap alınma” ve “masaya oturtma” argümanları kullanılır oldu. Tekin olmayıp, son derece maksatlı kullanılan bu argümanlara kayıtsız kalmamak gerekiyor. Çünkü mazlum ve mağdur durumda olanın itiraz, direnç ve taleplerini pasifize ve minimize etme işlevi görüyor. Keza egemenin “ulvi” çıkarları lehine kendi haklarından taviz vermeyi “normalleştiriyor”. Yani bir bakıma mazlumun “rızasını” oluşturma işlevi görür. Bu ise, mevcut denklemde objektif olarak mağdur ve mazlumun hukuk ve çıkarlarının değil, zorba-egemenin “egemenlik” hukuk ve çıkarlarının gözetilmesi sonucunu doğuruyor.
Hangi ihtiyaçtan
AKSH mensuplarının bu argümanları kullanma gereksiniminin esasen şu iki
nedene dayandığı söylenebilir: Birinci neden, “Önderlik”lerince içine
sürüklendikleri bu son derece vahim pozisyon karşısında, makul bir savunma
mekanizması geliştirme ihtiyacıdır. İkinci neden ise tabanın gösterdiği, hüsran
uğrama reaksiyonunu bir şekilde yatıştırma ve kontrol altına alma ihtiyacıdır.
İşte bu ikinci tutum, Öcalan ve devletinin beklediği “rızanın” doğrudan AKSH
tarafından oluşturulmasıdır.
Kimi sol çevrelerin bu argümanları kullanmaları ise; sistem içi
vizyonlarının doğal bir gereği olarak, tamamen idare-i maslahatçı bir tutumdur.
Bu tutum, “Önderlik”leri tarafından boşluğa düşürülen AKSH mensupları ve
tabanına yönelik, güya dayanışma ve duygudaşlık oluşturmanın, “politik”
gereksinimi olup, aslında asla gerçek anlamda dostane de değildir. Çünkü bu
tutum da mazlum ve mağdurun doğal ve meşru itiraz ve direniş iradesi oluşturmasının
bir başka engelleyeni işlevi görür. Buda da yine aynı şekilde mazlumun itiraz
direncinin ve iradesinin pasifize edilmesiyle, egemenin çıkarları gözetilmiş
olur. Ortası yok yani ya ondan ya bundan yanasındır.
Solumsu liberal kesimlerin bu argümanları kullanması ise, Kürt reaksiyon ve
itirazını, keza sol-sosyalist kesimlerin haklı eleştirilerini baskılayarak,
devletin ve Öcalan’ın ortaklaşarak dayattığı, “gönüllü asimilasyon” esasına
dayalı bu “entegrasyon sürecine” doğrudan hizmet amaçlıdır.
Ortak payda
Yani şu veya bu nedenle, ama sonuçta ortaklaştıkları bir yön var: AKSH
mensubu ve tabanında, keza genel Kürt iradesinin bir kişi tarafından bu şekilde
ipotek altına alınarak, bir ulusun kaderine yapılmış olan bu hadsizlik ve
“suikast”e karşı Kürt ulusunun ezici çoğunluğunda gelişen tepkiyi yatıştırıp
“terbiye” ederek, zararsız kılmak.
Yani “normalleştirmek”! Yani Öcalan’ın, “baş müzakereci” olarak (ilginçtir,
bu statüyü en çok da Bahçeli ve onun ideoloğu bazı akademisyen ve basın mensubu
şahsiyetler istiyor, değil mi?), Kürtler adına hiçbir şey talep etmeyip,
onları, çok bileşenli yeni bir Türk ulusu inşa projesine razı etmek.
“Bakın devlet sizi muhatap alıyor. (kaldı ki abartılarak öne çıkarılan ve sanki de ilk kez olan bir şeymiş gibi sunulan bu "masa" ve "muhatap alma" durumları daha önce Oslo'da ve keza "Dolmabahçe mutabakatı" seviyesinde resmi muhatap alındığı örnekler söz konusu. bn.)”, “varlığınızı kabul ediyor.”, “baş
müzakereciniz aracılığıyla sizinle masaya oturup, müzakere ediyor.”, “bugüne
kadar olmamış bir şey yapılıyor. Sorun TBMM bünyesinde görüşülüyor.”, “bu, yeni
bir başlangıç yapıp, barışçıl yollardan haklarınızı kazanabilme mücadeleniz
için tarihi bir eşik ve fırsattır.”, “bu, önceki Kürt isyanları dikkate
alındığında, çok büyük bir kazanım ve başarınızdır. Önderliğiniz kendisini
önceki liderlerin ‘makus talihinden’ kurtardığı gibi, ulus olarak size de ‘Musa
efsanesi’ değerinde yeni bir mücadele ortamı ve fırsatı yaratmış oluyor.” Vb.
vb. şeklinde sıralanan bu argümanlar, işte bu rızanın kolaylaştırıcı unsurları
olarak işlev görüyor.
Meşru ve gerekli
itiraz
Dolayısıyla da eleştirel tutumlarla, bunları kullananlara karşı durmak
gerekiyor. Her ne kadar da bu eleştirel tutuma AKSH tahammülsüzlüğünden, söz
konusu sol cenah politik oportünizminden ve diğer liberal cenah sistemi
sahiplenme sorumluluğu gereğince karşı çıkıp, sekterlik ve “söz söyleme
kolaycılığı” ile falan itham etseler de eleştirinin, mazlumun meşru itirazının
zeminini oluşturmasında “dost kuvvetler” desteği sağlayacağı açıktır.
“Masa kuruluyor”,
“Masaya oturuluyor” ve “Muhatap alınıyor” da ama ne oluyor? O masada neyin pazarlığı yapılıyor? Kürt davası adına neler tartışılıyor?
Ya da bu konuya dair bir tartışma var mı? “Önderlik” onları masaya oturtmaya
zorladıysa, bunu neyle ve nasıl mümkün kıldı? Niye bunlar adeta bir “devlet
sırı” gibi gizleniyor kamuoyundan? Devlet tarafı belli başlı tüm stratejik
temel kurumlarıyla o masada yer alıyorken, çeyrek asırdır bir adada esir
tutulan Öcalan neden tek ve “baş müzakereci” olarak dayatılıyor? Taraflar Kürt
sorununa nasıl bir çözüm sunuyor? “Baş müzakereci” olarak atanan kayyım Öcalan
zaten Kürtler adına hiçbir talepte bulunmayacağını ‘kendi hür iradesi’ ve
AKSH’nin onayıyla beyan etmişken; o masada Kürt davası adına acaba daha başka
neyin müzakeresi yapılıyor olabilir ki? Ya da tamam, muhatap alınıyorsun da ama bunun
karşılığında ne isteniyor? O masada Kürtlerin temel kolektif ulusal haklarının hangi
yasal güvencelere kavuşturularak tanınacağı tartışılmıyorsa, Öcalan kimin adına
ve neyin baş müzakerecisi olarak orada temsil ediliyor? “Demokratik
entegrasyon” dört parçada Kürdün mevcut egemen ulus devlete eklenmek suretiyle
asimile edilmesini ve yeni bir Türk ulusu ve devletinin inşasını ön görüyorsa;
Kürtler adına o masada bir müzakere yapıldığını söylemek mümkün olabilir mi? Vb.,
vb. gibi, sorulması gereken bu sorular sorulmuyorsa, tam aksine sorulması da istenmiyorsa;
orada çok af buyurun âlâsından bir puştluk var demektir. Ve sorun, biraz da bu
puştluğa şu veya bu şekilde, şu veya bu oranda ortak olup olmama sorunudur.
