Halil Gündoğan
10.07.2026
NATO’ya yeni format
ihtiyacı
6-7 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da, uluslararası emperyalist güç odaklarının kanlı örgütü NATO’nun 36. Zirvesi gerçekleşti. Ancak bu zirve, öncekiler gibi öyle çok normal, sıradan bir zirve olmayacaktı. Bu zirve, “NATO 3.0” şeklindeki analitik isimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere bu kanlı örgüte, değişen koşullara uyarlı olarak yeni bir format atmak için tertiplenmişti. Bu, ABD’nin ve Batı Avrupalı belli başlı emperyalist güç odakları bakımından zorunlu bir gereklilik olmuştu. Çünkü öncelikle, tanımlanan o eski varlık koşulunu yitirmiş olması sebebiyle bir “meşruiyet” ve işlevsizleşme sorunu vardı. Dolayısıyla da değişen uluslararası güç dengeleri ve yeni kutuplaşmalar realitesinde yeni bir varlık koşuluna kavuşturularak; görev ve yetkiler bakımından güncellenmesi gerekiyordu. Çünkü bu artık yapısal bir sorun karakteri kazanmıştı. Her şeyden önce NATO, emperyalist güç odakları arasında keskinleşerek tırmanan çıkar farklılaşması ve keza Trump yönetiminde ki ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını önceleyerek diğerlerine dayatmasından ötürü bir iç yıkım sürecine girmişti. Öte yandan bu örgütün, yeni bir varlık koşulu üzerinden yeniden tanımlanıp işlevlendirilerek, “meşru” kılınmaya ihtiyacı vardı. Bu, başını ABD emperyalizminin çektiği yeni bir emperyalist paylaşım savaşı kışkırtıcılığında, daha aktif ve etkili bir saldırı savaşı aygıtına dönüştürülmesini gerektiriyordu.
36. Zirve neyi
başardı?
İşte 36. Zirve bunu başardığı oranda hem NATO’nun çatırdayan iç birliğini
yeniden onarmış olacak, hem ABD’nin dayatmacı ben merkezci tarzını törpüleyerek,
daha “kolektif” bir liderlik pozisyonuna çekecek ve hem de onu, kurguladıkları
yeni bir emperyalist paylaşım savaşında, karşı rakip olarak görülen Çin, Rusya,
Kuzey Kore ve İran’a karşı daha kullanışlı bir savaş aygıtı haline getirmiş
olacak.
Peki zirve bütün bunları olumlu yönde sonuçlandırmayı başarabildi mi?
Galiba en tam halliyle tek başarısı, NATO’yu her yönüyle, daha küresel bir
savaş aygıtı olarak reorganize etme mutabakattır. Bunun dışındaki diğer
hedeflerine tam olarak varmayı başardığı söylenemez. Öncelikle iç birliğini
onaramadığı çok açık. ABD ile başını İngiltere’nin çektiği Batı Avrupa arasında
süregelen gerilim giderilmiş gözükmüyor. Sadece tarafların önceliklerinin,
karşılıklı bazı tavizler verilerek, yumuşatılmış olduğu söylenebilir. Bu, somut
olarak, Batı Avrupalı emperyalistlerin yapay olarak oluşturdukları “Rusya
Avrupa’ya saldıracak” argümanının zirvede kabul ettirilerek, ABD’nin, “5.Madde”
gereğince NATO’nun bu durumda Rusya’ya karşı doğrudan savaşa girmesi
konusundaki örtük şerhinin kaldırması anlamına geliyor. Öte yandan bu, ABD’nin
NATO’nun İran’a karşı savaşa sokulması isteğine Batı Avrupalı emperyalistlerin
koyduğu açıktan şerhin kaldırılması anlamına da geliyor. Yani bu durumda ABD ve
İsrail’in başlatıp sürdürdüğü İran’a karşı savaşa, Hürmüz Boğazı’nın açık
tutulması bahanesiyle dahil olmayı da ABD diğerlerine kabul ettirmiş oluyor.
Farklılaşan koşullar
ve yeni ihtiyaçlar
NATO’nun, ABD liderliğinde Batı Avrupalı emperyalist güçlerin güvenliğini
üslenmiş ve bunu taahhüt eden o eski haline dönmesi ise zaten pek mümkün
olmayacaktır. Çünkü ABD’nin NATO işlevine ilişkin beklentileriyle, Batı
Avrupalı emperyalistlerin öncelikli beklentileri farklılık arz ediyor. ABD’nin
stratejik önceliği NATO’nun Asya ayağını oluşturup, onu esas olarak Çin-Rusya
ikilisine karşı konumlandırmakken; Batı Avrupalı emperyalistlerin öncelikli
aciliyetleri ise, Rusya’nın Avrupa’ya saldırısına karşı konumlandırmaktır. Bu
yüzden (özellikle de İngiltere) Ukrayna cephesinin kapanmasını, yani savaşın
sona ermesini istemiyorlar. Çünkü böylece hem Rusya’yı orada oyalamış ve hem de
savaşı daha da boyutlandırarak, ona pes dedirtmek istiyorlar. Öte yandan Rusya
tehdidini savaş sanayisine ve iç faşistleşmeye ivme kazandırmanın aracı olarak
kullanmak istiyorlar.
Keza çatırdayan iç birliklerini her ne kadar da “NATO 3.0” ile kısmen
onarmayı başarmış olsalar da ancak bunun derde deva olmayacağı rahatlıkla
söylenebilir. Çünkü her şeyden önce bu ortaklığı uzun erimli kılacak iç
dinamikleri son derece zayıf ve kırılgan. NATO’yu mümkün kılan koşullar, onu
nispeten uzun soluklu kılmaya uygundu. Ancak yeni bir emperyalist paylaşım
savaşı sürecinin koşulları, ABD emperyalizminin başını çektiği ve onu önemli
oranda kendi ulusal çıkarları doğrultusunda işlevli kılmak istediği böylesi bir
“ortaklık”, haliyle diğer bileşenlerin stratejik çıkarlarına, gerektiği gibi
hizmet ediyor olmayacaktır. Çünkü bu süreci karakterize eden en temel olgu,
emperyalist yeniden paylaşımdır. Dolayısıyla da ABD emperyalizminin ağırlıklı
olarak kendi ulusal çıkar ve stratejik önceliklerini merkeze alan stratejik
yönelimi, kaçınılmaz olarak NATO şemsiyesi altında oluşan ortaklığın temelini
sarsacaktır. Hele ki safların henüz gerektiği gibi netleşmediği, farlı nitelik
ve çaplarda yeni ittifakların oluşması sürecinin devam ettiği böylesi bir
özgünlükte NATO ortaklığının devam etmesinin koşulları da doğal olarak çok daha
kırılgan olacaktır.
ABD’nin baş düşmanı, kendisinin dünya liderliği koltuğuna göz dikmiş olan Çin.
Ama aynı Çin diğer birçok ortağın hiç de baş düşmanı değil. İngiltere ve diğer
bir kısım Batı Avrupalı emperyalistin verili süreçteki baş düşmanı ise açık ara
farkla Çin değil, Rusya. ABD’nin öncelikli stratejik yönelimi kendi baş
düşmanını kuşatmak için örneğin İran’ın direncini kırmak iken; İngiltere ve
diğer bir kısım Batı Avrupalı emperyalist devletin stratejik önceliği Rusya’yı
Ukrayna cephesinde bozguna uğratmak. Keza bu vesileyle hem her biri kendi
ulusal ordu ve silah sanayisini güçlendirmek ve hem de mümkün olursa, “Avrupa NATO’su”
vari yeni bir güvenlik ortaklığı inşa etmek. Vs., vs.
Yani özetle NATO, farklı bir sürecin özgün bir ihtiyacı olarak şekillenmişti.
Belli bir kuruluş mantığı ve işlevi vardı. Ancak şu bir gerçek ki o koşullar
artık yok. Dolayısıyla da rahatlıkla söylenebilir ki NATO, o eski varlık koşullarını
esasen yitirmiş durumda. Onu yeni koşullara uyarlamak ise öyle pek kolay
olmayacaktır. Çünkü “öküz öldü ortaklık bitti.” Her ne kadar da “NATO 3.0” ile
yeni bir format atılarak, yeni bir emperyalist paylaşım savaşının saldırgan
savaş aygıtı olarak konumlandırıldıysa da ancak süreç yeni ortaklık ve
ittifaklara ihtiyaç duyacaktır. Bunun nasıl şekilleneceğini ise yaşayarak
görebileceğiz ancak ki.
