Halil Gündoğan
17.08.2026
Manipülatörler
Toplumsal ve siyasal gelişmelerin kritik bazı evrelerinde, mevcut iktidarın veya doğrudan devlet aygıtının uygulamak istediği bazı sıkıntılı siyasal projelerde, bir psikolojik savaş enstrümanı olarak “yol temizliği” ve toplumsal rıza oluşturma ihtiyacı oluşur. Sistemler, bu ve benzer daha pek çok hizmetler için her branştan, açık ve örtük binlerce uzman istihdam eder. Kimisi “vatan-millet aşkına” gönüllü, kimisi de maddi kazanç karşılığında, maaşlı hizmetkârdır. Bunların, “süreç” döngüsünde ileri çıkanlarından biri de eski sivil faşist örgütlenme içerisinden gelen, şimdilerin liberali, Profesör Mümtaz’er Türköne’dir.
Bahçeli’den torpilli
Mümtaz’er
Bir ara, basbayağısından ve alenen Erdoğan muhalifiydi. Çünkü FETÖ/PYD
soruşturmaları kapsamında tutuklanıp idamla yargılanmasının ve toplamda dört
koca yılını hapiste geçirmesinin birinci dereceden sorumlusunun Erdoğan
iktidarı olduğunu düşünüyordu. Neyse ki eski Erdoğan muhalifi “ülküdaşı” faşist
Bahçeli iktidar ortağı olarak ağırlığını koymuştu da hapisten kurtarılmıştı. Bu
yüzden de Bahçeli’ye minnet borçlu olsa gerek. Bunu zaten, Bahçeli’yi “sürecin”
en baş aktörü olarak Erdoğan ve Öcalan’dan ayırarak sunmasından da anlamak
pekâlâ mümkün. Hatta ilk dönemlerde, Erdoğan’ın bilinçli olarak “süreci”
ağırdan alarak sabote etmeye çalıştığını dahi propaganda edecek kadar gözü kara
bir Erdoğan karşıtıydı. Fakat galiba “köprünün altından çok sular akmış” olmalı
ki onu bu kez de AKP iktidarını aklama paklama işine soyunmuş olarak
görmekteyiz.
Hatırlanacağı üzere “sürecin” ilk dönemlerinde Bahçeli ile birlikte Türk
milliyetçisi ve Kürt düşmanı şoven kesimdeki tepkileri yumuşatarak giderme
görevi üstlenmişti (Benzer görevi Öcalan da Kürt tarafı için üslenmişti).
Mezopotamya tv. dahil, kanaldan kanala çıkarak ve makaleler kaleme alarak; “Öcalan’ın
ne kadar zeki ne kadar bilgi birikimli bir derya olduğunu, ne kadar bölgeye
hâkim bir stratejist vs. olduğunu, Öcalan’ın artık o eski ‘terörist başı’
olmadığını, en az her birimiz kadar bu vatanın birliğine, bayrağına ve devletin
üniter yekpareliğine sadık olduğunu, temel amacının Kürtleri Türk ulus
devletine entegre ederek, daha güçlü bir Türk ulusu inşası olduğunu bu devletin
en sadık koruyucu kurumları (malum, bu kurumlardan biri de MİT. Bir dönem bu
kurumun başında olan Şenkal Atasagun, uzunca bir süre Bahçeli’nin özel baş
danışmanlığı görevini ifa etti. Tesadüf olmasa gerek. Bn.) dahi bizzat teyit
etmekteler.” Şeklinde ki bu yoğun ve etkili propaganda ile, “sürece” dair korku
ve endişelerin törpülenmesi, direncin kırılması görevi edinmişti. (Bu aşırı
gayretkeş tutumundan ötürü onu bir makalemde, “devlet aklı” denilen mekanizmanın
dış sesi olarak tanımlamıştım. Yani o aslında “devlet içi” bir “dış” aktördür.)
Yeni anayasa
sürecinin yol temizliği mi
Mümtaz’er bu kez de özellikle dinci Erdoğan iktidarınca başlatılacak olan yeni
bir sürecin “yol temizleyeni” göreviyle karşımıza çıkmış durumda. Medyascope.tv’de
yer alan 15 Ağustos 2026 tarihli makalesinde kullandığı başlık, çok isabetli
bir şekilde bu yeni görevi tanımlıyor da: “Laiklik,
AKP’ye medyun-u şükrandır.” Yani diyor ki laiklik, AKP’ye teşekkür (ya da
minnet) borçludur.
Peki görünürde bayram da seyran da yokken nereden icabetti bu “enişte
öpücüğü”? Öyle ya Mümtaz’er neden böylesi bir güzellemeyle, ama daha da
önemlisi böylesi bir siyasal manipülasyonla Erdoğan iktidarının laisizm
düşmanlığını ve de şeriatı getirme sevdasını terk ettiğini anons etmeye
başladı? Hele ki ortada Erdoğan’dan bunu ima edecek söylemsel en ufak bir
beyanat dahi yokken! Keza bu “ılımlı İslam’ın ılımlı şeriatı” projesinin en
stratejik ayağı olan Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim-öğretim müfredatını her
geçen gün bir tık daha şeri kurallara uyarlı hale getirme görevini aksatmadan
sürdürüyorken. Ya da Diyanet İşleri Başkanlığı dini siyasetin ihtiyaçlarına
göre yorumlayıp sunmaya devam ediyorken. Ya da Türkiye, Pakistan ve Suudi
Arabistan devlet başkanlarının Mekke Orak Savunma Antlaşması’nın imza törenini
Mekke’de, Kabe’ye dönük namaz kılarak gerçekleştirmişken. Yani Sünni İslamist kriter
ve duyarlılığı aynı keskinlikte korunuyorken.
Yani ortada laikliğin, AKP’ye teşekkür borçlu olduğu yönünde, Mümtaz’er’i
zerre kadar doğrulayacak herhangi bir emare dahi yokken; neden böylesi bir “yol
temizliği” görevi edindi (veya bunu kabul etti)? Hem de “dam üstünde saksağan,
vur beline kazmayı” babında, çok alakasız bir konuyu vesile ederek ve de onu en
büyük “kanıt” olarak sunarak. Şöyle diyor akıl, mantık ve de akademik vicdan
sınırlarını tarumar ederek:
“Bomba gibi patlayan Süleymancılar operasyonu da müesses nizamın en derin
katlarını yeniden tanzim edecek bir potansiyel taşıyor. Din-devlet ilişkilerini laiklik ekseninde yeniden tanzim eden derin bir
dönüşümle karşı karşıyayız. İktidar, farklı bir aracı kullanarak ve farkında
olmadan laik düzeni sarsılmaz müeyyidelere bağlıyor. Üstelik geri dönüşü
olmayan bu köklü dönüşüm, İslamcı etiketiyle siyasi yolculuğa başlayan bir
parti ve kadro marifetiyle gerçekleşiyor. (abç)
“Laiklik, bir asrı geçen resmi tarihinde bugünkü aşamada AKP iktidarına çok
şey borçludur.”
“(…) Gülen cemaati, mahkeme kararı ile terör örgütü olarak tescil edildi,
şimdi son büyük cemaat olan Süleymancılar ‘suç örgütü’ olarak tasfiye ediliyor.”
şeklindeki bu argümanları hizaladıktan sonra, “İslamcılığın ölümü, laikliğin zaferi” gibi son derece iddialı bir
alt başlık kullanarak şöyle diyor:
“Geçmişte endişe ile sorulan soruyu hatırlayalım: ‘Ya iktidara
geldiklerinde dini esaslara dayalı bir düzen kurarlarsa?’ Geldiler ve
kuramadılar. Sadece iktidar olmanın icaplarına uygun davrandılar. Ve bu uygulamalara itaat etmeyenleri tasfiye
ederken dini niteliği olan bir devlet düzeni ihtimalini de fiilen ortadan
kaldırdılar.” (abç)
“Laiklik adına çok daha esaslı bir eşik aşıldı. İslamcı bir iktidar eliyle,
bir dini topluluk, diğer bütün tarikatlara emsal teşkil edecek şekilde ‘suç
örgütü’ ilan edildi. (…)”
“(…) AKP kendisini besleyen bir kaynağı kurutmuş oldu. Sonuç elbette laiklik adına büyük bir kazanç.” (abç)
Görüleceği gibi tamamen siyasi manipülasyona dayalı bir analiz ve çıkarsama!
Ve bu çok bariz. Oysa gerek Gülen ve
gerekse Süleymancılar olarak bilinen cemaate çekilen operasyon asla ve hiçbir
şekilde laiklik-şeriat çelişmesinin bir unsuru olarak gündeme gelmedi ve
yaşanmadı. Açık ve net olarak bu çelişmenin pratiği olmayan olayların bu
kapsamda yorumlanamayacağını ise, ilk okul çocukları dahi bilebilir. Çünkü bu her
iki örnekte de bariz olarak, biat etmeyen ve farklı çıkarlar güden kliklerin
bir şekilde hizaya çekilmesi durumu söz konusudur. Kaldı ki Süleymancılara
çekilen operasyon, birazda CHP’ye çekilen operasyon benzeridir. Keza Ekrem
İmamoğlu ile irtibatlandırılan bir yönü de mevcut. Yani cemaatin tümden
tasfiyesi değil, yine cemaat içinden ve babası AKP kurucularından olan kendisi
de bu partiden milletvekili seçilen, rakip kuzenin kayyım atanmasıyla, Erdoğan
iktidarının tekeli altına alınması hedefleniyor. Çünkü bu cemaat sağ
muhafazakâr olmakla birlikte, “milli görüş” geleneğine mesafeli duruşuyla
biliniyor. Zaten şimdi operasyon hedefi olan lideri döneminde de bu cemaat,
AKP’yi desteklemiyor. Son yerel seçimlerde de bilindiği kadarıyla İstanbul’da
Ekrem İmamoğlu ve ekibini desteklemiş.
Gücü tekelleştirme
operasyonları
Durum bu minvalde olduğundan, Erdoğan
iktidarının bu operasyonunu, tarikat ve cemaatlerin hizaya sokularak, laik
sisteme adaptasyonunu sağlama amaçlı olarak sunmak, kesinlikle art niyetli bir yaklaşım
ürünüdür. Çünkü ortada Erdoğan’ın tüm muhalif sesleri kesme, kendisine biat
etmeyi reddedenleri bir şekilde kriminalize ederek tasfiye etme pratiği var.
Yani bu pratik, aslında gücün
tekelleştirilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla kendisine biat
etmeyen, ya da şu veya bu oranda özerk davranma opsiyonunu da devrede tutan
tarikat, cemaat ve partileri baskılama siyasetidir bu. Ve İslam tarihi de bu
tür “meşhur” kanlı hesaplaşmalarla doludur. Bizzat şeriat hukukunun uygulandığı
dönemlerde de farklı mezhep, tarikat ve cemaatlerin kanlı çıkar ve iktidar
kavgaları ve hatta savaşları söz konusudur. Sonuçta yığınca tasfiye yaşanmıştır
elbet, ama şeriat iradesi yüzyıllarca baki kalabilmiştir.
Olguyu çarpıtma
mahareti
Böyleyken, Mümtaz’er’in Süleymancılar operasyonunu, sanki de laikliğe
aykırı faaliyetlerinden ötürü tasfiye ediliyormuş havasına büründürerek sunması
ve buradan da İslamcı Erdoğan iktidarının artık dini esaslara dayalı bir sistem
kurma iddiasının kalmadığı sonucunu çıkarması, kesinlikle maksatlı ve
tehlikelidir.
Oysa bu operasyonları, kendisine destek çıkmayan ve de çıkmayacak olanları
bir şekilde etkisiz kılma veya yine şu veya bu yolla onları kendi safında
hizaya girmeye zorlayarak, yeni anayasa sürecini böylece kazasız belasız
atlatma operasyonları olarak okumak da pekâlâ mümkün, değil mi?
Yeni anayasa
ihtiyacı
Erdoğan yeni anayasa yapımını neden bu derece de bir hayat memat meselesine
çevirmiş olabilir acaba? Buna sakın, “yeniden aday olabilmek için” demeyin
lütfen. Yeniden aday olmasının önünde, meşru sokak direnişleri dışında hiçbir
engelleyici unsurun bulunmadığı da herkesin malumu olsa gerek. Erdoğan için
yeni anayasanın artık ivedilikle yapılmasının aslında sadece şu üç esaslı
nedeni var: Birincisi, mevcut tek adam rejiminin ihtiyacı olan hukuki düzenlemelerin
yapılarak, rejimin tahkim edilmesidir. İkincisi, mevcut anayasa, Türk, Kürt ve
Arap ittifakı üzerinden tanımlanan “bölge lideri büyük ve güçlü Türkiye”
modelinin hukuki zeminin oluşturulmasına çok fazla izin vermiyor. Bu yüzden
bazı “şerh” maddelerin esnetilmesi ihtiyacı vardır. Üçüncü ise, elbette ki yeni
anayasayı şeri ve modern hukuk karması olacak şekilde yeniden düzenlemektir.
Yani başlı başına dini esaslara dayalı bir anayasa değil, ama özellikle sosyal
hayatın ve eğitim müfredatının önemlice bir kesimini dini esaslara uyarlı
olacak şekilde, yani “ılımlı şeriat” olarak yeniden düzenlemektir. Bu, rövanşist
Erdoğan için kesinlikle “kutsiyeti” de olan, bir bakıma “son muradıdır.” Keza
bu “ılımlı şeriat” projesi, hani Öcalan’ın da alkışlayarak bahsini ettiği şu “İslam
kardeşliği” ütopyası vardı ya işte bunun da anayasadaki bir karşılığı olacak.
En kırılgan ayak
Bu üç esaslı “yenilik” üzerinden kurgulanan yeni anayasa projesinin belki
de en kırılgan yönünü, Erdoğan’ın, gerçek anlamda laiklik olarak kabul edilme
imkânı dahi bulunmayan, ancak ki çarpık, yarı laiklik olarak tanımlanabilecek “Kemalist
laiklikle” rövanşının sembolü olacak bu “ılımlı şeriat” oluşturuyordur. Çünkü Türkiye
ve K. Kürdistan halkının toplamda neredeyse üç çeyrek kadarı, “ılımlı” da olsa,
toplum yaşamının dini esaslara göre kalıba alınmasına asla sempatiyle bakmıyor.
Bu yekûn itirazın çok büyük bir bölümünü ise radikal bir şekilde karşı çıkanlar
oluşturuyor. Bunları siyasi yelpazede sol-sosyalist, ilerici-demokrat, Yeni
Parti’de net temsilini koruyan sosyal-demokrat ve yelpazenin sağ ideolojik
cenahında yer alan kimi çevreler temsil etmektedir. İşte “Erdoğan iktidarının özellikle
de Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu liderliğindeki CHP’ye operasyonunun perde arkası
tek gerçek nedeni budur” denirse, asla yanlış olmayacaktır. Bu operasyon CHP’yi
parçalayıp, kendisini destekleyecek kısmının başına Kılıçtaroğlu’nun kayyım
atanmasıyla ilk evresini tamamladı. İkinci evresi ise Yeni Parti’ye çekilecek
özel operasyonlarla şiddetlenerek devam edecek gibi. Belki bir şekilde bir
uzlaşı zemini yaratılabilir beklenti ve umudu var Erdoğan cenahında.
Süleymancılar denilen koyu dinci bir cemaatin şeriatı istemeyeceği söylense,
bunun inandırıcı hiçbir karşılığı olmaz, değil mi? Ama görünen o ki Erdoğan liderliğindeki
şeriata razı olmadılar. Erdoğan da “güzellikle olmuyorsa, zorlan olur” diyerek,
CHP’ye çekilen operasyon benzeri bir operasyonla, cemaatin tabanını ehlileştirerek,
itirazcı cenahtan kopartarak, kendi tarafına çekmeyi hesaplıyor. Vs. vs. Yani bariz
bir yol temizliği ve stabilize çalışmaları yapılıyor.
Manipülatörler iş
başına
İşte Mümtaz’er tamda bu kritik süreçte görev yüklenerek toplumun konuya duyarlılığı
ve alerjisini pasifize etmeye soyunuyor. Tıpkı “süreç” bağlamında Öcalan’ı Türk
milliyetçisi kesime şirin ve zararsız gösterme mesaisi gibi… Şimdi de Erdoğan
iktidarına zerre kadar itimadı olmayan laik kesime, Erdoğan’ın şeriat diye bir
derdinin kalmadığını, tam aksine istemeyerek de olsa laikliğin temelini
güçlendirdiğini ve aynı oranda da şeriat umudunu tükettiğini propaganda ederek;
Erdoğan iktidarının yol temizliği ve stabilize çalışmalarına katkı sunuyor.
Demokrasi güçlerinin
tarihi sorumluluğu
Dolayısıyla da Erdoğan iktidarı ve taşeronu “dinamik güçlerin” elbirliğiyle
kotarmaya soyundukları bu vahim gidişata karşı toplumsal dinamiği teyakkuzda
tutmanın ve laiklik asgari müştereği zemininde birleşebilecek tüm kesimleri
ortak bir direniş hattında örgütleyerek bu dinci projeyi boşa düşürmenin önemi
düne göre bugün daha bir acil hale gelmiştir.
