“Mekke Ortak Savunma Antlaşması” kime ve neye karşı?

 


Halil Gündoğan

10.08.2026

 

Sünni İslam’ın sembolik “kalbi”

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye devlet başkanları, 7 Ağustos 2026 tarihinde, Sünni İslam’ın sembolik “kalbi” Mekke’de, “Mekke” markasıyla bir “Ortak Savunma Antlaşması” imzaladı. Özetle, antlaşma prensip olarak: “Üç devletten herhangi birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının”, “hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini” öngörüyor.

 

Bu, ABD ve NATO projesidir

Bilindiği gibi Türkiye doğrudan NATO üyesi. Bir ay kadar önce de NATO zirvesine ev sahipliği yaptı ve yeni “ev ödevleri” üstlendi. Bu ödevler arasında deşifre olanları vardı. Örneğin NATO’nun Rusya ve Çin’e yönelik stratejik kuşatmasında aktif rol oynaması gibi. İran operasyonunun da özellikle ABD emperyalizmi açısından bu stratejik kuşatmanın Orta Doğu ve Asya kapısı ayağının bir unsuru olarak ele alındığı göz önünde bulundurulacak olursa; burada bir diğer ev ödevinin de İran’ın kuşatılması ve caydırılması hususunda aktif rol üstlenmesi olduğu, kendiliğinden anlaşılabilir.

 

Suudi Arabistan’ın doğrudan NATO üyeliği bulunmuyor. Ancak ABD tarafından kendisine; “NATO Üyesi Olmayan Önemli Müttefik” statüsünün tanındığı ise, bilinen bir durumdur. Yani aslında doğrudan NATO’nun değil, ama ABD üzerinden NATO koruma şemsiyesi alabilecek bir konuma sahip.

 

Pakistan’ın da doğrudan NATO üyeliği bulunmuyor. Ama özellikle Afganistan operasyonu sürecinde NATO ile sıkı bir iş birliği içinde bulunduğu da biliniyor. Keza ilginçtir Çin ile de “demir kardeş” olarak ünlenen köklü stratejik bir ortaklıkları bulunuyor. Tabii bu ortaklık, yeni bir emperyalist paylaşım savaşının saflaştırdığı ve kesinleşmiş ittifak ortaklığı karakteri şeklinde bir şey değil. Nitekim Pakistan’ın özellikle de yeni yönetiminin (ve bunun içinde de yönetimdeki ağırlığıyla öne çıkan genel kurmay başkanının) ABD ile ilişkileri ileri derecede sıkı fıkı. Fakat yine de Pakistan’ın hali hazırdaki pozisyonu, onu kesin olarak şu veya bu bloğun mensubu olarak tanımlamaya pek imkân tanımıyor. Ama böyleyken; bir nükleer güç olarak, bir süre daha “ortada” durmaya devam edecek olsa da ağırlıklı eğilim olarak ABD’nin yakın markajına gireceğini söylemek çok da isabetsiz olmayacak gibi.

 

Türkiye bu iki devletin savunmasını neden üstleniyor

Şimdi sorun şu: Bir tarafta, bir başka nükleer güç olan Hindistan ile sıklıkla çatışma durumları yaşayan bir Pakistan var. Öte tarafta, Yemen’de Husiler’le, Irak’ta İran kontrolünde olan çeşitli Şii milis güçleriyle ve daha da önemlisi, ABD’nin İran’a saldırı üssü olması sebebiyle her an İran tarafından vurulma ve bunun da yine her an sıcak bir çatışmaya evrilme olasılığının çok yüksek olduğu bir Suudi Arabistan var. Türkiye’nin ise hali hazırda böylesi kritik bir durumu bulunmuyor, değil mi? Diyelim ki Suudi Arabistan İran ve söz konusu bağlaşıklarıyla yaşayacağı saldırılar karşısında Pakistan ve Türkiye’den, yaptıkları antlaşma gereği, ortak savunma talebinde bulundu. İyi de bu iki devletin İran ve Yemen ile alıp veremedikleri ne var ki sırf Suudiler hatırına savaşa müdahil olsunlar? Ya da Pakistan aynı şekilde, Hindistan’a karşı Suudi Arabistan ve Türkiye’den kendisini savunmasını talep ediyor olsun. İyi de bu iki ülkenin de Hindistan ile bir sorunu yokken, ne diye Pakistan’ın kara kaşı kara gözü hatırına savaşa ortak olsunlar ki? Hadi varsayalım ki Pakistan’ın da Suudi Arabistan’ın da birileriyle savaş yaşama güçlü olasılığı ortak paydasına sahip olduklarından, kendi aralarında böylesi bir ortak savunma antlaşması yapmalarının bir mantığı olsun. Peki Türkiye niye Hindistan’a karşı Pakistan’ı, İran ve Yemen’e karşı Suudi Arabistan’ı savunma görev ve sorumluluğu antlaşması yapıyor?

 

Bu ittifakı doğuran esas nedenler

Besbelli ki bu “kutsal ittifak” bu gerekçeler üzerinden izah edilemez! O halde mantıken asıl gerekçenin başka bir şey olması gerekiyor, değil mi? Elde yazılı belgelere dayalı somut kanıtlar olmadığına göre, bunun izahatını, yaşananlar ve gelişmelerin genel gidişat diyalektiğinin yorumu üzerinden yapmak gerekecektir.

 

Öyle anlaşılıyor ki bunun en başta gelen temel nedenleri arasında ABD’nin ve dolayısıyla da NATO’nun Asya-Pasifik ve Orta Asya-Karadeniz ekseninde ki stratejik önceliklileri yer alıyor. Bilindiği üzere ABD’nin son dönemlerdeki stratejik oyun planının ana kurgusu, baş düşman olarak tanımladığı Çin’in-Rusya ikilisinin kuşatılması üzerine kurulmuş durumda. ABD’nin NATO’ya ilişkin dayattığı reorganizasyonun temel nedeni de esasen bundan ötürüdür. Nitekim NATO, ana gövdesiyle Avrupa ve yakın çevre merkezli konumlandırılırken; yeni oluşturulacak Asya-Pasifik koluyla da özel olarak Çin’e karşı konumlandırılmak isteniyor. Rusya’nın Ukrayna kıskacına alınması operasyonu da ABD’nin İran’ı “dize getirme”, olmadı “hizaya çekerek” kendisi saflarında (örneğin tıpkı Suriye senaryosundaki gibi) yeniden konumlandırma operasyonu da tamamen bu stratejinin gereğincedir.

 

Erdoğan iktidarı işte ABD’nin NATO’nun Asya-Pasifik ve keza Orta Aya-Karadeniz eksenindeki bu yeniden yapılanmasının bir başka alt taşeronu olarak sorumluluklar üstleniyor. (*) Aktif ve etkin bir NATO üyesi olarak Türkiye’den, bu sorumluluğu gereğince, ABD’nin dize getirmekte zorlandığı İran karşısında daha etkili caydırıcı bir güç olarak sahaya inmesi istenmiş olmalı. Türkiye’nin, hiçbir reel politik gereği oluşmuş değilken; tam aksine her iki ortağı çok dinamik olarak her an “saldırıya uğrama” potansiyeli ve saldırma güçlü olasılığı taşıyorken, bunlara yapılacak saldırıları kendisine de yapılmış kabul etmesi ve ortak savunma içinde olacağını taahhüt etmesinin başka ne tür bir izahatı olabilir dersiniz?

 

Tabii Türkiye’nin bu ortaklıkta yer alamsının tek nedeni bu değil. Pakistan ile Suudi Arabistan arasında böylesi bir ortaklık bir süreden beridir zaten mevcuttu. (**) Çok doğrudan ifade edilmiş olmasa da ama bu ortaklığın temel motivasyonunun İran’ın Şii eksenli yayılmacılığı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bölge lideri olma emperyal hevesleri ve keza Osmanlı mirasçısı olarak, Sünni İslam aleminin halifeliği sevdası güden radikal dinci Erdoğan’ın, bu “Sünni İslam” ortaklığına dahil olmasında şaşırılacak bir yön bulunmuyor. Tam aksine, ABD ve NATO şemsiyesi altında, bir taşla iki kuş vurma fırsatı yakalamış oluyor.

 

Yani bununla Türkiye, İran’na diz çöktürme, olmuyorsa güçten düşürerek ABD çıkarları doğrultusunda yeniden konumlandırılma operasyonunda doğrudan aktif rol üstlenmiş oluyor. İşte Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın hevesli kurucu üyeliğinin iki esaslı nedeni budur. Tabii bir diğer çok önemli nedeni de bu ortaklık vesilesiyle kendi savunma sanayisine yeni pazarlar açma avantajı yakalamış olmasıdır.

 

Karşı çıkılmalıdır

Sonuç olarak bu antlaşma asla masumane bir “savunma ortaklığı” olmayıp, tamamen emperyal amaçlı saldırgan bir savaş siyasetinin unsurudur. Doğallığıyla bu da başta Türkiye ve K. Kürdistan olmak üzere bölgenin çeşitli milliyetlerinden emekçi halkının asla çıkarına olmayacaktır. Dolayısıyla da kararlılıkla karşı çıkılıp teşhir edilmesi gereken lanetli bir antlaşmadır.

 

(*) (Diğer taşeronlar, bilindiği gibi; G. Kore, Japonya, Avusturalya, Yeni Zelanda’dır. Bu kapsam da belki Hindistan’ı da anmak gerekir; çünkü Çin’e karşı ABD direktörlüğünde oluşturulan “Asya NATO’su” olarak adlandırılan QUAD ittifakının kurucu üyesi pozisyonundadır.)

 

(**) Nitekim İran, ABD’nin kendisine yönelik saldırılarda ülkesini üs olarak kullanmasına izin vermesinden ötürü Suudi Arabistan’a misilleme saldırıları düzenlediği süreçte Pakistan hem asker ve hava gücü unsurlarıyla ortağına destek çıkarken; aynı zamanda hem de ateşkes görüşmelerinin yapılabilmesi için arabuluculuk rolü üslenebilmişti.