Halil Gündoğan
13.08.2026
Sayın Oruçoğlu gerçeklikten kopuk, kurgusal ve esasen de siyasi manipülasyondan öteye gitmeyen, “Kürt ne yaptı” başlıklı bir makale kaleme almış. Ağır bedellerin ve bir ulusun ve bölge halklarının kaderinin masaya yatırıldığı bir süreç söz konusu. Doğallığıyla böylesi bir durumda, kullanılacak dil de konunun içeriği ve tarzı da bunun özüne uygun olmak zorundadır. Bu, ele alınan ve üzerine söz kurulan mevzunun ağırlık ve ciddiyeti gereğince taşınması gereken bir sorumluluktur çünkü. Fakat okuyanlar tanık olmuşlardır ki Oruçoğlu’nun sorunu ele alış tarzı laubalicedir. Eğlencelik bir menkıbe anlatır gibidir. Bu ise, konunun ağır gerçekliğini hafifseten ve sulandırıp yozlaştıran bir işlev görüyor. Keza daha da önemlisi sorunu sunuş tarzı da olgusal gerçeklikten kopuktur. Farazisel bir kurguyla süreci anlatmaya soyunmuş. Bu ise, başlı başına tarihsel bir sorumsuzluktur. Şayet sorun karşısında vicdanınız ve siyasi sorumluluğunuz sizi söz kuramaya koşulluyorsa; o halde torunlarınıza ve sizi dinlemeyi sevenlere menkıbe anlatır gibi değil, oturur buna uygun siyasi bir makale yazarsınız. Bu, anlatım yeteneği ve siyasi söz söyleme birikimine sahip sizin için hiç de zor bir şey olmasa gerek.
Faraziyesel kurgu
diyorum, çünkü örneğin makalenin giriş cümlesi aynen şöyle: “Geçen şubatta
Kürt, herkesin anlayabileceği yalın bir söz söyledi: Hiçbir şey istemiyorum,
masayı kurun.”
Gerçek bu şekilde
değilken, kendisini komünist addeden, yani gerçeklere ve olgulara bağlı olması
gereken biri kalkıp da böyleymiş gibi yansıtırsa; işte burada tarihe yanlış bir
kayıt düşülmüş olur. Tekrar etmek gerekir ki bu, tarihe ve halka karşı bir
sorumsuzluktur. Çünkü söz konusu 27 Şubat’ta herkesin anlayabileceği o yalın
sözü, yani “Hiçbir şey istemiyorum, masayı kurun.” diyen, 27 yıldır devletin
elinde esir olan ve yakalandığı ilk andan itibaren devlete hizmet etmeyi
taahhüt etmiş olan, savunmasında ve sonraki yazı ve söylemlerinde, en son
olarak da 27 Şubat Çağrısında bunu teyit etmiş olan, günümüzün İdris-i
Bitlisi’si olan Öcalan’dır.
Başta geniş Kürt
kamuoyu olmak üzere, kendisine müritlik bağlarıyla bağlı olan Apocu Kürt
Siyasal Hareketi ve keza diğer Kürt siyasal hareketleri söz konusu bu çağrı
karşısında adeta şoka uğramışlarken ve bu olgusal bir gerçek iken; kalkıp da
Kürtlerin ortak iradesinin bir ifadesi olarak, “Kürt, Hiçbir şey istemiyorum,
masayı kurun.” şeklindeki bu sözleri, gerçekmiş gibi zapta geçirmeyi neyle
nasıl izah etmek mümkün olabilir acaba?
Oysa sıradan her
Kürtün, hem de sırf Apocu Kürt Siyasal Hareketi disiplini altında on yıllardır
bağımsız birleşik Kürdistan ideali uğruna can bedeli savaşmış, binlerce
arkadaşını yitirmiş, bir o kadarı esir ve sürgünde olanlarının değil; diğer
parçalardaki Kürtlerin adeta tamamına yakını Kürtlerin en azından temel ulusal
haklarını talep ettikleri bir realite söz konusu. Öcalan’ın o çağrısına karşı
Bese Hozat’ından tutun da sıradan sempatizanına kadar, Rojava Özerk
Yönetiminden tutun da Rojhilat Kürtlerine kadar ve hatta Erdoğan’ın küçük
müttefiki HÜDA PAR’a kadar bir dünya Kürt itiraz sesleri yükselti. Amed
sokaklarına damga vuran: “Nasıl hiçbir şey istemiyoruz? O halde biz bunca
bedeli niye ödedik?” itirazları acaba Oruçoğlu için hiçbir değer ifade etmiyor mu?
