Halil Gündoğan
30.06.2026
İyi bir insan ve
cesur, demokrat bir politikacı
Sayın Selahattin Demirtaş kişi olarak kuşkusuz ki iyi, dürüst ve ilerici-demokrat biri. Keza cesur, zeki ve yetenekli bir politikacı da. O, klasik anlamda fanatik bir Kürt milliyetçisi değil elbet. Fakat Kürt ulusal davasının samimi bir militanı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Mahkemede yaptığı yazılı savunmasıyla bunu, tarihe not düşercesine, kayıt altına da almış oldu. Hem de Öcalan’ın İmralı Savunmasına adeta nazire yaparcasına bir tutumla.
Bedel ödetmede
ortaklaşan ikili
Sayın Demirtaş’ın devam edegelen tutsaklığı, kesinlikle Öcalan ve dinci-faşist
şef Erdoğan’ın ortaklaşan rızasıyladır. Şu, rahatlıkla söylenebilir: Reel
politik mücadele stratejisinde, kimi kritik süreçlerde hem Öcalan ve PKK’nin
seçkin bazı liderlerine ve hem de dinci-faşist şef Erdoğan’a muhalif bir tutum
sergilediği için kodese tıkılmıştır. Özellikle de “Seni başkan yaptırmayacağız” tutumuyla, Öcalan’ın Erdoğan’ı
destekleme buyruğunu boşa düşürüp, itibarına çizik attı. Ve daha da vahimi;
bununla, Erdoğan’ın faşist sultasına açıktan meydan okudu. Bu cesur gözü pek
çıkış, aynı zamanda demokrasi güçlerinin hissiyatını dile getirmiş olması
anlamıyla da kurulu nizama ciddi bir tehdit algısı oluşturmaktaydı. İşte sayın
Demirtaş’a ödetilen bedelin gerçek nedeni kesinlikle bundan başka bir şey
değildir.
Demirtaş’ın “U
dönüşü”
Tabii göz ardı edilemez ki maruz bırakıldığı bu esaret koşulları son derece
ağır. Bunların, onun yer yer sergilemiş olduğu kimi gelgitli tutumlarında,
“perde arkası etkenler” olarak rol oynamasında da çok öyle yadırganır bir durum
olmasa gerek. Ancak, özellikle “süreç” ile
birlikte Öcalan’ın arkasında safa girdiğini beyan eden tutumuyla, bu mazur
görülebilecek hattı, bariz bir şekilde aşmış olduğu da bir gerçek! Çünkü bu tutumuyla, daha kısa bir süre önce mahkemeye
sunduğu savunmasında dile getirdiği Kürtlerin, ulus olmaktan kaynaklı siyasi,
kültürel ve ekonomik kolektif haklarının açıktan savunusu ve talep edilmesi
tutumundan vazgeçerek, Öcalan ile ortaklaşmış oluyor. Bu ise, son derece ciddi
bir “U dönüşü” anlamına gelir. Tabii şayet o da kendince bir “takiye” yapmıyor
ve “köprüden geçene kadar ayıya dayı deme” taktiğine sığınmıyorsa!..
Kritik denklem,
riskli tahterevalli
Denilebilir ki sayın Demirtaş zaten silahların bırakılarak,
barışçıl-demokratik mücadele zemininde, güçlü toplumsal bir demokrasi
mücadelesini savunmaktaydı. Dolayısıyla Öcalan’ın öngördüğü bu “yeni paradigma”
ona istediği alanı açarak fırsat sunabilir.
Tabii ki gerçekten de Öcalan’ın “norm devlet aklı” ile ortaklaşarak
kotardığı yeni mücadele rota ve stratejisi böyle olmuş olsaydı, sayın Demirtaş
bu mücadelede etkili bir yer tutabilirdi. Tüm demokrasi güçleriyle (buna, Erdoğan
iktidarınca özel hedef haline getirilmiş Özgür Özel liderliğindeki sosyal
demokratlar da dahil) ortak asgari müştereklerde birleşerek, dinci-faşist tek
adam otoritesine dayalı bu sistemin burçlarında gedikler açma mücadelesinde ciddi
bir rol oynayabilirdi. Fakat maalesef ki öncelikle Öcalan’ın öngördüğü mücadele
hat ve stratejisi böyle değil. Kaldı ki ortaklaştığı “norm devlet aklı” da Öcalan’a
böylesi “yıkıcı” bir rol ve yetkiyi kendi elleriyle teslim etmez, edemez de.
Çünkü bu her şeyden önce onun doğasına ve varlık koşuluna aykırı bir şeydir bu.
Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısında buyurduğu barışçıl demokratik mücadele
stratejisi, daha önceki birkaç makalemde de altını çizdiğim gibi, tamamen
egemen ulus devletin “ulvi” çıkarlarına endeksli ve “devlet ile büyük bir
uzlaşı” esası üzerine inşa edilmiş stratejidir. (Öyle ki Gandici strateji bile
bunun yanında basbayağısından devrimci özellikler taşır.) Dolayısıyla da
bununla sistemi demokratikleşmeye zorlamanın, keza bir takım ulusal hak ve
statüler elde etmenin imkânı asla olmayacaktır.
Mevcut sürecin özgün
demokrasi mücadelesi
Öte yandan, verili süreçte demokrasi (veya Apocu Kürt Siyasal Hareketinin
tabiriyle “demokratik toplum yaratma”) mücadelesi, tek adam diktatörlüğüne
dayalı ve giderek daha da katılaştırılmak istenen mevcut dinci-faşist Erdoğan
rejimini hedef almak zorundadır. Bu rejimi hedef almayan bir demokratikleşme
mücadelesi, her haldeki boş, koca bir palavradan öte bir anlam ifade etmeyecektir.
Peki “norm devlet” ile ortaklaşan Öcalan’ın, mevcut iktidar bloğuna karşı
böylesi bir demokrasi veya “demokratik toplum” yaratma mücadelesine ön ayak
olması mümkün mü? Verili güç dengesinde bu, bir olasılık olarak dahi mümkün
olamaz! Çünkü öncelikle gerek genel ve gerekse yerel koşullar burjuva devletlere
kısmi de olsa demokratik reformlar yapma şansı tanımıyor. Tam aksine giderek
daha katı merkeziyetçi ve baskıcı otoriter yönetimlerin kurulmasını talep
ediyor. Yani bir başka ifadeyle; iç faşistleşme sürecini tamamına erdirmeye
zorluyor. Özgür Özel CHP’sine çekilen operasyon bile bu kapsamdadır. Peki Öcalan
ve Erdoğan’ın ortaklaşan icazetiyle aktif siyasete dönecek olan sayın Demirtaş’ın,
Öcalan’ın önüne koyacağı bu stratejiyi es geçerek, basbayağısından demokrasi
mücadelesinin o cesur aktörü rolüne geri dönme şansı var mı? En azından şu
aşamada böylesi bir şansının olamayacağı açıktır.
Yani Apocu Kürt Siyasal Hareketinin iradesini teslim ettiği Öcalan bu
süreçte, açık ve net olarak “norm devlet” ile ortaklaşan bir stratejiye
sahiptir. Onun hedefi, Kürtleri Türk ulus devletine entegre ederek, Türk
devletini olası bölgesel kaza-belalardan kurtarmaktır. Yani o bu konuda
devletle anlaşmış durumdadır. Bu anlaşmanın bir unsuru da yeni bir anayasa
yaparak, şeri hukuku da içeren katı otokratik rejimin, Erdoğan iktidarıyla
devam etmesini sağlama almaktır. Hatırlanacağı üzere Bahçeli bunu şöyle
dillendirmekte: “Bu süreçte güçlü merkezi bir devlet yönetimine ve tecrübeli
bir kaptana ihtiyaç vardır. Bu yüzden, en azından bir dönem daha, Erdoğan
devletin başında olmalıdır” (mealen)
Öcalan’ın Kürt
siyasal ortamını hizaya çekme statüsü
Öcalan’ın, kendisine verilen bu devlet görevini layıkıyla yerine getirebilmesi
için öncelikle Apocu Kürt Siyasal Hareketini tam kontrol altına alması
gerekiyor. Nitekim bu doğrultuda kurgulanmış bazı senaryolar var. Bunlardan
biri, Öcalan’ın siyasi-hukuki bir statüye kavuşturularak, toplum ve siyaset
nezdinde meşru muhatap Kürt aktörü olarak kabulünü sağlamak. Keza bu çerçevede
İmralı Adasında kendisine bir konut-ofis tahsis edilerek, örgütü ve Kürt
siyasal arenasını daha kolay dizayn etmesinin ortamı oluşturulmak isteniyor. Kendisini
iptal ettiği kararı alan ve ama kurumsal yapısını ve otoritesini korumaya devam
eden Apocu Kürt Siyasal Hareketinin, Öcalan adına ana belirleyeni durumunda
olan PKK’nin, Öcalan’a tam biatının katışıksız ifadesi olarak isminin “Apocu
Hareket Merkezi” olarak değiştirilmesi (Hatırlanacaktır, bu isim değişikliği
dahi, MHP’nin yayın organı işlevi gören gazetede, Bahçeli imzasıyla paylaşılmıştı.
Yani Öcalan bunu dahi “norm devlet” ile birlikte karar altına almış.).
İkili fonksiyonla
yeni DEM
Keza aynı şekilde legal parti olarak DEM’in, öngörülen bu “yeni”
paradigmaya uyarlı olarak, ikili bir
fonksiyonla, yeniden yapılandırılması da gerekiyor: Muhalif görünen ve ama aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın gayri resmi
ortağı olarak, işlev gören.
Demirtaş’ın zorlu
sınavı ve açmazı
Anlaşılacağı üzere, yenilenecek formatıyla DEM ve KCK ana bileşeninden
oluşan Apocu Kürt Siyasal Hareketi, teslim ettiği iradesini Öcalan’dan geri
almadıkça; Öcalan’a rağmen yeni ve farklı bir siyaset tarzı izlemesi adeta
imkânsız gibi. Dolayısıyla da yeni formatıyla DEM’in başına sayın Demirtaş’ın getirilmesi
de esasa ilişkin bir rota değişikliği sağlamayacaktır. Çünkü zaten buna müsaade
edilmez de.
“Az kaldı” “müjdesi” de gösteriyor ki sayın Demirtaş bu şer projede rol almayı kabul etmiş. Çünkü bunun dışında özel bir
erken bırakılma şansının kendisine tanınmayacağı, Erdoğan’ın AHİM kararlarını
dahi takmayan daha önceki “özel husumet” karakterli tutumuyla sabittir.
Gerçekten de “zamanlama
manidar”
Sayın Demirtaş’ın erken tahliye “müjdesi”, bir aksilik olmaz da
gerçekleşirse şayet, burada kesinlikle, “zamanlama manidar” olacaktır. Çünkü
sayın Demirtaş liderliğindeki DEM, yargı kıskacında tutulmaya devam edileceği
kuvvetle olası olan Özgür Özel’in yeni partisinin karşısında, geniş halk kitleleri
nezdinde “gelecek umudunu” temsil edecek, alternatif bir çekim merkezi olarak
sunulacaktır. Keza yine muhtemeldir ki sayın Demirtaş, DEM’in cumhurbaşkanı
adayı olarak da sahneye sürülebilir. Bununla, sol-demokrat kesim oylarının
bölünerek etkisiz kılınması ve Erdoğan’ın hiç olmazsa ikinci turda seçilme
şansının arttırılması hedefleniyor olabilir. Vs. vs.
Demokrasi güçleri oyunu
bozma kudreti gösteremez ise
“Öcalan ve NATO müttefiki belli başlı emperyalist güç odaklarının bir dönem
daha desteğini alacağına kesin gözüyle bakılan Erdoğan’ın, yakın dönem siyaset
ortamına biçtiği gömlek, üç aşağı-beş yukarı bu minvalde bir şey olacaktır.” demek,
yanlış olmayacaktır. Şayet asgari müştereklerde birleşme becerisi gösterecek
demokrasi cephesi bu “siyaset mühendisliği” kapanını kıracak tarzda ciddi bir
varlık gösteremezse; sayın Demirtaş’ın, tahliye karşılığında, iktidar-Öcalan
senaryosunda kendisine biçilen rolün gereğince davranacağını söylemek, maalesef
ki isabetli olacaktır. Keza maalesef ki demokrasi güçlerinin de bekleyip görme
ve ağırdan alma lüksünün bulunmadığını da kesin bir vurguyla belirtmek
gerekiyor.
