İsrail İle Türkiye Savaşı Ne Zaman?

 


Halil Gündoğan

25.08.2026

 

İsrail ile Türkiye arasında savaş riski var mı?

Bu soruyu, genelleme yaparak yanıtlamak çok da isabetli olmayacaktır. Çünkü bu sorun, güncel ve uzun vade açısından farklı farklı boyutlarıyla ele alınmayı gerektirir özellikler arz ediyor. Uzun vade açısından özellikle şunun altını çizmek gerekiyor: İlişkileri esasen pazar rekabeti ve çıkarlar üzerinden karakterize olan ve keza yayılmacı emperyalist yönelim sahibi tüm emperyalist kapitalist güç odakları arasında, potansiyel olarak bir savaş olasılığı her zaman vardır, olacaktır da. Bu bağlamda, evet, İsrail ile Türkiye arasında da bir savaş olasılığından bahsetmek pekâlâ mümkün. Hele ki söz konusu bu iki devlet bölgesel yayılmacılık ve liderlik rekabeti zemininde karşı karşıya konumlanmışsa; bu olasılığın, artık ciddi bir risk özelliği de taşıdığı, rahatlıkla söylenebilir.

 

Aktüel olarak

Ancak bugünü, mekanik ve indirgemeci bir tarzla, çelişmenin uzun vade özgülündeki bu karakteriyle analiz etmek doğru olmaz. Çünkü anın reel politik tutumunu belirleyip domino eden çok daha farklı ve karmaşık etmenler söz konusu olabilir. Dolayısıyla da bunlar hesaba katılmadan varılacak sonuçlar, kuvvetli olasılıkla ayakları havada, öznel niyet beyanları olacaktır.

 

Öncelikle şu noktanın da altını çizmek gerekiyor: Emperyalist emeller sahibi bu iki bölgesel rakip güç, öyle kafalarının estiğince bir hareket serbestisine de sahip değiller. Onların hareket serbestisinin üst sınırı, mevcut konjonktürdeki güçler denklemi, keza bağlı bulundukları ABD ve NATO’cu emperyalist bloğun ana stratejisine uygunluk derecesi belirler. Belki daha farklı zamanlarda bu kriter daha esnek olabilir. Ancak tüm emperyalist güç odaklarının kendi ittifaklarını oluşturma ve ittifakın iç cephesinin giderek daha fazla tahkim edilme ihtiyacının önemle öne çıktığı bu süreçte, böylesi bir tolerans seçeneği, adeta yok denecek kadar azdır. Yani başta baş jandarma ABD olmak üzere, bölgeyi domino ve tüm yekûn savaş hazırlıklarını koordine eden İngiltere ve Fransa gibi diğer belli başlı güç odakları, bütünlüklü stratejide zafiyet oluşturacak gerçek boyutlu bir savaşa müsaade etmezler. İtişmeler kakışmalar, yani “it dalaşı” karakterli küçük sürtüşmelerin yaşanması pekâlâ mümkün olabilir elbet. Fakat bu farklı bir durum.

 

Bilindiği gibi dizayn edilen, edilmek istenen diğer yerler gibi, Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilmesi de başlı başına tekil bir strateji değil. Bütün bunların, başını ABD’nin çektiği NATO’cu emperyalist bloğun, ana stratejisi olan yeni bir emperyalist paylaşım savaşının ön ve yan hazırlıkları kapsamında değer bulan şeyler olduğunun idrakinde olmak gerekiyor.

Orta Doğu’nun emperyalist amaçlı bu yeniden yapılandırılması kapsamında, Türkiye ve İsrail’e önemli stratejik roller düşüyor. Yani bunlar öyle sıradan müttefikler konumunda da değiller. Bütünlüklü Orta Doğu projesi içinde tayin edici rollerle yükümlendirilmiş ortaklar durumundalar. Dolayısıyla da bu bilem onların öyle aykırı ve aşırı fevri davranışlar içinde bulunma lükslerini ortadan kaldıran önemli etmenlerden bir diğeridir. Hele ki bu stratejik projenin tamamlanabilmesinin olmazsa olmaz ayağı olan İran defteri henüz açıkken, verilen mola her an bozulup yeni ve daha ağır büyük kanlı bir kapışma gündemdeki yerini koruyorken, bunların böylesi bir lüksü hiç olamaz.

 

Keza İsrail’in böylesi bir süreçte, en az İran kadar güçlü bir askeri kapasiteye sahip Türkiye ile yeni bir savaş cephesi açması, akıllara ziyan bir durum olur. Kaldı ki oldukça donanımlı ve köklü kurumsal bir yapıya sahip İsrail savaş kurmayının böylesi basit bir hataya düşeceğini varsaymak da abes olur.

 

Bölge ve yakın komşu Afrika sahasında yayılmacı emelleri bakımından ciddi rakip pozisyonda bulunan bu iki gücün özellikle de keskin çatışma potansiyeli barındıran Suriye ve Irak sahasında zorlanacakları öngörüldüğünden, buralar zımni şekilde adeta paylaştırılmış durumda. Mesela Suriye’nin güney kesimleri İsrail denetimine bırakılırken; kuzey ve merkezi kesimi de Türkiye’nin denetimine bırakılmıştır. Nitekim, Kürtler ve İran söz konusu olduğunda Suriye’nin “toprak bütünlüğünü” “kırmızı çizgi” ilan eden Erdoğan iktidarının, Suriye’nin güneyinde kalan tüm stratejik yerlerin İsrail tarafından işgal edilmiş olması karşısında gıkı çıktı mı? Çıkmadı. Çıkmaz da çünkü bu paylaşım zaten zımni olarak önceden kabul edilmiş bir şey.

Ama böyleyken Suriye yine de bu her iki rakip gücün dalaş sahası olmaya devam ediyor. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir teferruat var: Dalaşlarının temelinde yatan şey, Suriye’nin yeniden paylaşılmasından ziyade, mevcut statükonun korunmasının ihlaline yönelik, Türk tarafının Şam sarayındaki kuklası üzerinden geliştirdiği hamlelerdir. Bu örtük hamleler, Şam devletinin İsrail tarafından yerle bir edilen askeri alt yapısının Türkiye tarafından yeniden inşa edilmesi girişimleridir. Çünkü İsrail için Suriye’nin kabul edilebilir yeni konumu, askeri tehdit oluşturma pozisyonu kazanmaması gereken bir Suriye’dir. Bu, özellikle hem Suriye’nin kendisine yeniden tehdit oluşturacak askeri donanıma sahip olmaması bakımından (bilindiği gibi Esad rejiminin yıkılmasının hemen ardından İsrail jetleri bilinen tüm askeri alt yapısı ve donanımını imha etti.) ve hem de sürdürülerek bir şekilde sonuca bağlanacak İran operasyonu bakımından önemlidir. Çünkü mevcut pozisyonuyla Suriye hava sahası adeta İsrail’in kendi hava sahası serbestliğinde kullanabildiği bir avantaj sunuyor.

İşte İsrail’in söz konusu son, keza daha önceki benzer operasyonsal reaksiyonları da esas olarak bu iki stratejik avantajı bozacak veya önemli oranda zaafa uğratacak Türkiye müdahalesine karşı, bir nevi ön alma hedeflidir. Nitekim Türkiye’nin bu reaksiyonlara karşı, adeta tepkisiz kalmakla eş değer bu son derece alttan alışının sebebi de esas olarak kendisinin bu “korsan” girişimleridir, demek yanlış olmayacaktır.

 

Tabii İsrail tarafının bu operasyonunun zamanlaması da “manidardır.”  Malum, ekim ayında seçimler var. Bu türden agresif ve maceracı çıkışların iç cephede belli bir getirisi de bulunuyor. Yani bir bakıma mola almış olan İran savaşından sonra, seçim yatırımı olabilecek bu türden kontrollü gerginliklere ihtiyacı var Netanyahu’nun.

 

Evet, bu türden kontrollü gerginliklerin aynı şekilde Erdoğan iktidarının da iç siyasetini besleyip destekler nitelikte olduğunu ifade etmek gerekiyor. Fakat kontrolden çıkarak basbayağısından savaşa dönüşme olasılığı da bir hayli yüksek olan bu macera, özellikle de Türkiye ekonomisinde yaşanan kritik süreç dikkate alındığında, Erdoğan iktidarı açısından öyle çok da hevesle balıklama dalacakları bir mecra değil gibi. Propaganda edilen, “Türkiye tarafının sorumlu soğuk kanlılığının” perde arkasında işte böylesi zorlu bir gerçek de var. Bunun idrakinde olduklarından, Netanyahu’nun kulağını çekmeyi “büyük patrona” havale etmiş görünüyorlar.