Halil Gündoğan
1.09.2026
Projenin özü ve
kapsamı
“Demokratik Entegrasyon” projesi, Öcalan’ın “Demokratik Ulus İnşası” projesinin, somut saha çalışmasıdır. “Demokratik Ulus İnşası” ise; her bir parçadaki Kürtlerin, kolektif ulusal haklar talebinden ve dolayısıyla da sömürgeci ulus devletlerin hegemonyasının reddedilmesi iradesinden vaz geçilerek, mevcut sömürgeci ulus devletlere entegre olma ve onları daha da güçlendirilerek, yeniden inşası projedir. Dolayısıyla da neresinden bakarsanız bakın, bu proje en âlâsından kolonyalist bir projedir.
Öcalan’ın “Demokratik Ulus İnşası” sevdası yeni değil elbet. Bunu,
devletine hizmete hazır olduğu sözünü verdiği İmralı sürecinden beridir
savunagelmekte. Ancak ilk hallerinde bu inşa, Kürtlerin federasyon, özerklik
veya “Avrupa Yerel Yönetimler Özerkliği Şartı” uyarınca öngörülen daha alt
düzeyli siyasi statüler üzerinden sağlanacak entegrasyonla, yeni bir “Türkiye
Ulusu” inşası şeklindeydi. Tabii bunun daha ileri hedefi ise, dört parçadaki
Kürtleri, Misak-ı Milli gereğince, Türk ulus devletinin himayesi altına alarak,
onu bölgenin lider gücü yapmaktı.
Yani görüleceği gibi kolonyalist öz, projenin bu ilk halinde de mevcut.
Ancak entegrasyonun bu hali, katı merkezci, üniter ulus devlet modelinden
ziyade, daha çok, federal ulus devlet modellerine yakındı. Dolayısıyla da entegre
olacak ulus, yine de bir şekilde kendi ulusal kimliğini koruma ve bir siyasi statü
sahibi olma avantajına sahip oluyordu.
İltihak etmek
Fakat Öcalan, “Demokratik ulus inşası” projesinde, ilk başta arzuladığı bu
tarzı, muhataplarının itiraz ve nazlanmalarını sıfırlayacak şekilde, “yeni
paradigma” adı altında güncelleyerek sundu:
Bu, tüm ulusal haklardan feragat ederek, sıfır ulusal statüyle, egemen ulus
devlete, bir nevi iltihak etmeyi içeren bir tarzdı. Yani bu, egemen ulus
devletin egemenlik statüsü ve üniter yapısının sorgulanmaksızın kabulü demekti.
Nitekim özellikle de K. Kürdistan parçası özgülünde öngörülen “demokratik
entegrasyon”, aslında gerçek anlamıyla bir entegrasyondan ziyade, bir nevi iltihak etme pozisyonudur. Neden? Çünkü
iltihakta, koşulsuz katılım söz
konusudur. Entegrasyonda ise uyumlu bir
bütünleşmenin sağlanması da gözetilir. “Sıfır
talep” demek, koşulsuz katılım demektir. Dolayısıyla da adına “Demokratik
entegrasyon” denilse de aslında olgunun gerçek karşılığı, en azından K.
Kürdistan somutundaki bu haliyle, Türk ulus devletine iltihak ederek, onun
içinde erimeyi kabul etmek demektir.
Egemen ulus devletin
garantörü olmak
Bu ise, yine en azından K. Kürdistan somutunda, Türk ulus devletinin, sömürgeci
devlet statüsünün zerre kadar esnetilmeksizin korunmasının “garantörü”
olmaktır. Öcalan’ın buyurduğu, kendi iradeleri ve bir ulusun kaderini (böylesi
bir hak ve yetkileri olmamasına rağmen), “Önderlik” ipoteğine teslim etmiş olan
Apocu Kürt Siyasal Hareketinin (AKSH) onaylayarak kabul ettiği şey, işte tam da
bu garantörlüktür.
Dayatılan,
kolonyalist projeyedir; karşı çıkılmalıdır
Dolayısıyla da Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin her kesim ve renkten
ulusal özneleri başta olmak üzere, Türkiye ve K. Kürdistan’ın sol-sosyalist ve
komünist öznelerinin, Öcalan tarafından tamamen anti demokratik bir şekilde ve
bir oldu-bitti kumpasıyla, bir ulusun kolektif iradesinin yok sayılarak, kapalı kapılar
ardında devlet ile geliştirdiği bu kolonyalist mutabakata kararlılıkla tavır
takınması gerekiyor. Çünkü bu, her şeyden önce sömürgeci faşist egemen ulus
devletin çıkarlarını önceleyip koruyan bir projedir. “Kürt varlığının tanınması
ve anayasal güvenceye alınması” yaftası altında, Kürtleri, en temel kolektif
ulusal haklarından vazgeçirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla da Kürt ulusal
kurtuluş mücadelesini içten zaafa uğratma özelliği taşıyan, bir iç ihanet projedir.
Bu öylesine barizdir ki özerk bir yapı oluşturup kurumsallaştırdığı 14
yıllık bu statüsü ile uluslararası bir tanınırlık da kazanmış olan Rojava Özerk
Yönetimini esasen tasfiye ettirmiştir. Keza Güney Kürdistan’ın ağır bedellerle
kazanılmış federal statüsü, Kürtlerin ulusal bir kazanımı olarak değil; tasfiye
edilmesi gereken “hastalıklı bir ur” olarak değerlendirilmektedir. Kürtlerin
ABD ve İsrail himayesinde federal veya özerk yapılar oluşturmaktansa, tamamen
statüsüz bir şekilde, hepsinin (ABD’nin sıkı stratejik ortağı olan ve bölgede
onun adına iş tutan) sömürgeci faşist Türk devletinin himayesinde olmasını
isteyecek kadar da MHP ile boy ölçüşecek bir Türk milliyetçiliği sergilenmektedir.
Bu öylesine “sabit bir fikir” boyutu arz ediyor ki Türk-Kürt kardeşliği veya
ittifakının tarihsel tüm emsalleri, egemen Türk devletlerinin kanlı sömürgeci,
işgal ve ilhakçı zaferleri veya yenilgileri üzerinden sunulmaktadır.
Basına sızan son İmralı notlarında (sonradan üç merkezden yalanlanan),
kendisine rol model olarak İdris-i Bitlisi’yi aldığını açıkça itiraf ediyor
(Kulakları çınlasın Sendika Org yetkilisi arkadaşın. Bu vb. konulara dair
yazdığım makaleleri, “isnatsız afaki yorumlar” gerekçesiyle, yayınlamadı.). Yavuz,
büyük hizmetleri karşılığında Bitlisi’ye boş beyaz bir kağıt vermiş ve “Kürtler
adına ne talep ediyorsan yaz” demiş. Ama büyük Osmanlı sevdalısı Bitlisi,
Kürtler adına hiçbir talepte bulunmamış. Yani tıpkı şimdi kendisinin yaptığı
gibi… O dönem Bitlisi nasıl ki Sünni İslam kardeşliğini önceleyerek, Şii Safevî
devletini yenilgiye uğratma histerisiyle on binlerce Anadolu Alevisinin
katledilmesini sağladıysa; şimdi de yine aynı şekilde “ümmet kardeşliği”
temelinde (şeriat özlemcisi Altan Tan’ın tam da bu süreçte “siyasal” ve
“ateist” kategorileriyle etiketlediği Alevileri, “İslam düşmanı” bir odakmış
gibi hedef göstermesi, tesadüf olabilir mi sizce? Tabii kinaye yaparak, haklı
olarak sormak gerekir: Hani nerede iktidarın, her türden muhalif düşünceye
karşı kullandığı o keskin kılıç; “vatandaşların bir kısmını diğerlerine hedef
göstererek kin ve husumet yayma” hassasiyeti?) kurulacak Kürt-Türk ittifakıyla
yeni Türk ulus devletini bölgenin lider gücü yapılabilir. Yavuz nasıl ki
Bitlisi’ye itimat ederek “büyük kazandıysa”, şimdide Öcalan'a güvenerek yine
“büyük kazanmak” mümkünmüş.
Evet, değişen güç dengeleri ve emperyalist yeniden paylaşımlarla bölgenin bir
kez daha dizayn edilmek istendiği bu süreçte, belki böylesi “büyük kazanmak” mümkün
olabilir. Peki bu “kazançta” ulus olarak Kürtler adına talep edilen bir şey var
mı? Açıkça deklere edilmiş herhangi bir şey olmadığına göre, “vardır”
denilemez. Somut örneği, rol model alınan İdris-i Bitlisi ve 16. YY Osmanlı
pratiğidir.
Peki öngörülen bu Kürt-Türk ittifakı tamamen ümmetçi -sömürgeci devletin
içe ve dışa karşı güçlenmesi tekil amacı güdüyorsa; Kürt, Türk ve diğer
azınlıklar, keza Sünni İslam dışındaki diğer inançlar, kadınlar ve diğer farlı
cinsel tercih sahipleri ve keza çok daha genel olarak da emekçiler neden
böylesi ceberut güçlü bir Türk ulus devletinin inşasına destek versin ki? Çünkü
mevcut koşullarda ve mevcut yapısıyla “güçlü devlet”, ancak ki daha despotik
devlet demektir. Buna yeni anayasa ile şeri hukukun da ekleneceği, tek adam
rejiminin daha bir pekiştirileceği de göz önünde bulundurulduğunda, tüm bu
toplumsal kesimlerin böylesi bir devletin yaratılmasından ne tür bir çıkarı
olabilir? Hiç! Tam aksine hayatları çok daha zorlaşacaktır.
Gerçek anlamda bir “toplumsal barış” projesi de değil bu proje. Hadi
“Kürtlerle barışmak” olarak daraltalım. Bu da değil. Çünkü Kürtlerle barış,
ancak ki onların yüzyıllardır gasp edilmiş en temel ulusal haklarının, özür
dilenerek, kendilerine iade edilmesiyle mümkün olabilir. Kardeş halklar olarak
barış içinde bir arada yaşamanın olmazsa olmaz koşulu budur. Peki bu projenin
böylesi bir derdi var mı? Yok! Tek derdinin; “silahlı terör örgütünü tasfiye
ederek, terörsüz Türkiye ve bölge yaratmak” ve Kürtleri, yeniden inşa etmeyi
hedefledikleri yeni Türk ulus devletinin “dolgu malzemesi” olarak kullanmak
olan bu projeyi, “Türk-Kürt barışı” olarak kabul etmek mümkün olabilir mi?
Hele “Demokratik toplum inşası” projesi hiç değil! Çünkü her şeyden önce demokrasi
denilen şey ile Öcalan, “düşman kardeşler” gibi, birbirinin zıddıdır. Öcalan “Önderliktir”.
Bu, Öcalan’ın tek karar verici merci olduğudur. Örgütler kongre yapar, kolektif
iradeyle kararlar alır ve ama Öcalan’ın bu kongre iradesini veto etme hakkı
vardır. Nitekim Öcalan kendi başına, örgütün kendisini feshetmesi kararı
alabiliyor. Keza Öcalan hiçbir kesime danışmadan, ulusun genel çoğunluk iradesini
oluşturmadan, yine kendi başına, bir ulus adına karar alma hak ve yetkisini
kendisinde görebiliyor. Velhasıl Öcalan’ın demokrasi anlayışı işte böylesine
faşizan ve diktatörceyken; onun inşasını istediği “demokratik toplumun” nasıl bir
şey olacağını tanımlamaya gerek var mı acaba? Keza demokratik toplum inşasını demokrasinin
asıl özneleriyle değil de dinci faşist devlet güçleriyle yapmak istemesi de
ayrıca nasıl bir demokrasi anlayışına sahip olduğunun bir başka çarpıcı
örneğini oluşturur.
Tabii aslında asıl dertleri demokrasi falan da değil. Çünkü inşa edecekleri
yeni Türk ulus devletinin bölgenin lider emperyal gücü olabilmesi için ihtiyaç
duyulan şey demokrasi değil; daha katı despotik bir merkeziyetçi yönetim
tarzıdır. Bu, ekonomik kriz içinde inim inim inlettikleri halkın giderek
kabaran öfkesini bastırmak için de ihtiyacını duyacakları tek şey olacaktır.
Mevcut iktidar o kadar aciz durumda ki hiçbir muhalif sese ve tutuma tahammülü
yok. Bu öylesine uç boyutlu ki burjuva cenahtan ana muhalefet partisinin
muhalifliğini dahi zor kullanarak bastırma mecburiyetinde hissediyor kendisini.
Vs. vs.
İşte aslı astarı tamamen bundan ibaret olan bu aleni kolonyalist projeye
karşı çıkmak ve sömürgeci devleti Kürt ulusunun temel ulusal haklarını tanıyıp
kabul etmeye zorlamak dışında bir başka “barışçıl çözüm yolu”, maalesef ki
bulunmuyor. “Toplumsal barış” ise antagonist sınıf çelişkilerinin bir şekilde
çözülmesini şart koşar. Dolayısıyla da bunu ayrı bir başlık altında tutmak
gerekiyor. Şimdilik sadece, “acil gündem” olarak, “ulusal sorun” bağlamında, “Kürt-Türk
barışının sağlanması” odaklı, politik bir tutumun geliştirilmesi ihtiyacı
vardır.
