Halil Gündoğan
30.04ç2026
Günümüz dünyasında devrimin mi yoksa emperyalist savaş etmenlerinin mi baskın unsur olarak süreci karakterize ettiği sorunu, uzunca bir süreden beridir tartışılagelmekte. Kişi olarak sanırım bir on yıl kadar önce, dünyadaki olgusal gerçeklikten hareketle, baskın unsurun artık savaş etmenleri olduğu tespitinde bulunmuştum. Sonrası süreçte yazdığım birçok makalede de bunu işlemeye devam etmiştim.
Peki bu tartışma neden önemli? Yani ne önemi var bugünün dünyasında baskın
esas unsurun hangisi olduğunun belirlenmesinin? Bunun önemi şurada: Öncelikle
verili somut durumun ne olduğunun analiz ve tespitini yapmaya koşullar. Bu,
sürecin yol haritasını sübjektif ön yargılar üzerinden değil, nesnel gerçekler
zemininde çıkarmanın zorunlu gereğidir. Çünkü sürecin ruhuna uygun isabetli strateji
ve taktikler, yürünecek güzergâh ve toplumsal dinamiklerin ana mevzilenişinin ne
ve nasıl olacağı ancak ki bu olgusal gerçekler baz alınarak belirlenebilir.
Diğer türlüsü hem sürece bilinçli iradi müdahale imkânı tanımaz, hem olası
yanılgılı durum tahlili ve görev belirleniminden ötürü, enerjinin yanlış yöne
aktarılmasının önüne geçilemez ve hem de bunların sonucu olarak süreçten büyük
bir bozgunla çıkmanın zemini hazırlanmış olur.
Yıllara yayılan bu tartışmada, özellikle de kendilerini “komünist öncü”
addeden bir kısım yapılar şu son bir, bir buçuk yıl öncesine kadar, hem hızla
artan savaş etmenleri gerçekliğini hafifsemeye ve hem de devrim etmenin son
derece geriye düştüğü ve süreci belirleme kabiliyetini yitireli çok zaman
olduğu gerçeğini es geçmeye devam edegeldiler. Bahse konu bu yapılardan
bazıları (örneğin TKP-ML) nihayet, artık
yeni bir emperyalist savaş tehdidinin hızla arttığını ifade etmeye başlamış
olsa da ama bu kez de esas akımın hangisi olduğunu ifade etmekten imtina
etmekteler.
Bir kısımları ise (örneğin diğer, yani yan çizgili olan TKP/ML) esas akımın
hâlâ da devrim olduğu ısrarını şu ifadelerle zapta geçirmeye devam etmekte: “Şu
bir gerçek ki emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi, henüz esas
akımın devrim olduğu gerçeğini değiştirmemiştir.” (bkz. Yenidemokrasi36.net)
Burada öncelikle şu teorik yanılgının altını çizmek gerekiyor:
Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi ile, esas akımın devrim olup
olmadığı arasında doğrudan bir neden sonuç ilişki ve denklemi söz konusu
olamaz. Emperyalistler arası çelişkilerin son derece keskin olduğu ve hatta fiilen
savaşa giriştikleri koşullarda da devrim esas akım olmaya devam edebilir, eder
de. Nitekim bu tür savaşları engellemenin bir yolu da savaşı başlatan veya
başlatacak olan emperyalist merkezlerde devrimci kalkışmalar gerçekleştirmekse,
demek ki emperyalistler arası çeliklerin keskin olması devrim etmenini
zayıflatan veya ortadan kaldıran bir unsur olamaz. Tam aksine, normal döngü
içerisinde aşılamayan kapitalist sistem krizinin savaş yoluyla aşılmaya
çalışılmasının ifadesi olarak emperyalistler arası keskinleşen çelişki;
devrimin nesnel koşullarının da aynı oranda artan varlığının bir ifadesidir.
Ama biliyoruz ki verili süreçte devrimin esas akım olup olmadığının tespiti
sadece devrimin nesnel koşullarının olgunluğu ile yapılamıyor. Çünkü nesnel
koşullar istediği kadar elverişli bir zemin sunmuş olsun, bunlar tek başına
devrime götüremez. Devrim, ancak ki devrimi başlatacak ve sonuca ulaştıracak güçlü
lokomotif devrimci öznelerin varlığı koşullarında soyut bir olasılık olmaktan
çıkıp, somut maddi bir güce dönüşebilir. Bu, hem de olmazsa olmaz önemde belirleyici
bir kriterdir. Dolayısıyla da mevcut koşullarda savaş tamtamları altında bile,
şayet devrimi gerçekleştirme kabiliyeti ve gücüne sahip devrimci ve komünist
önderlikler mevcut ise; tereddütsüzce ifade edilmelidir ki orada devrim esas
akımdır. Yani bununla şu söylenmiş olacaktır: Devrimci kalkışmalarla emperyalist
burjuva iktidarlarını yıkmak ve böylece emperyalist savaşın önüne geçmek hâlâ
mümkündür.
Ancak, şayet bu emperyalist merkezler başta olmak üzere, dünya genelinde
devrimci özne, devrimci kalkışmalar örgütleme ve yürütme güç ve kabiliyetinden
yoksun bir durumdaysa; bu durumda doğal olarak, süreci belirleyecek esas
etmenlerden biri olarak devrim etmeninden bahsedilemez. Orada belirleyici tek
etmen emperyalist savaş olacaktır kaçınılmaz olarak. Bu durumda da görev ve
sorumluluklar, doğal olarak farklılaşacaktır. Günün merkezi görevi devrimci
kalkışmayı örgütlemekten ziyade, emperyalist savaş karşıtı bir cephe
örgütlülüğüyle, savaşı engelleme veya durdurma odaklı olacaktır.
İşte sorunun özü ve özeti tamamen bundan ibaret olduğundan; mevcut durumun
tam olarak ne olduğunun, nesnel olgular üzerinden isabetlice belirlenmesi
kritik önemdedir. Bu bağlamda “Komünist önderlik” iddiası, her şeyden önce
ciddi bir sorumluluk bilincini koşullar. Öznel niyet keyfiyetciliğiyle, retorik
ezber tekrarları dışlar. Bilimsel yöntemi rehber edinmeyi şart koşar. Örneğin
bugün devrimin hâlâ esas akım olduğunu ileri sürüyorsanız, bu iddianızı olgusal
dayanakları üzerinden açımlamanız da gerekir, değil mi? Keza sorarlar haklı
olarak: Madem süreci karakterize eden esas unsur hâlâ da devrimdir diyorsanız
ve böyle dediğinize göre demek ki vardır bir bildiğiniz, o halde daha neyi
bekliyorsunuz sevgili komünistler? Yapın şu devrimleri de insanlığı ve doğayı
yok olmaktan kurtarın. Bunu bugün yapmayacaksanız ne zaman yapacaksın?
