Halil Gündoğan
16.10.2026
Kontrgerillanın
Türkiye ve K. Kürdistan Ayağı
Komünizm tehdidine karşı 2. Dünya Savaşı sonrası NATO, CIA ve özel olarak da Pentagon tarafından oluşturulmuş uluslararası illegal bir yapılanma var. Gladio olarak da bilinen bu oluşum, doğrudan bir kontrgerilla hareketidir. Bu oluşumun Türkiye kolu, bir fiil Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde, 1952 yılında, Seferberlik Tetkik Kurulu adı altında illegal olarak kurulur. Adı 1970 yılında Özel Harp Dairesi, 1992 de ise Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak değiştirilir. Çeşitli kaynaklarca da doğrulandığı gibi; kuruluşu bilfiil, Ankara’daki Amerikan Askeri Yardım binasında gerçekleşir. Keza uzunca bir süre, doğrudan CIA tarafından fonlanır. Gelişim seyri içinde MHP, MTTB, Gülen Cemaati gibi sivil ve JİTEM, TİT gibi gayri resmi birçok paramiliter oluşumla, yaygın bir şebekeye dönüştüğü ise, Türkiye gerçekliğini az çok bilen herkesin malumu olsa gerek.
Bir kontrgerilla
oluşumu olarak MHP
Türkiye ve K. Kürdistan’da sivil ırkçı faşizmin kök damarı olan MHP, bir
başka Pentagon projesi olarak ta en başından itibaren, Alparslan Türkeş
başkanlığında, bir kontrgerilla oluşumu olarak hizmete sokulmuştur. Bu parti
bünyesinde yer alan Ülkü Ocakları’nın MİT ve ÖHD tarafından demokrat, solcu ve
komünistlere, keza özel olarak da Alevilere ve diğer azınlıklara karşı aktif
taşeron bir infaz timi olarak kullanıldığı, tarihin tanıklığıyla sabittir. Yani
özetle MHP, dünüyle, CIA, MİT ve ÖHD yönlendirmeli eli kanlı bir terör örgütüydü.
“Norm devletin”
etkili gücü olarak MHP
Bugün ise; klikler arası kanlı hesaplaşma sonucu, “bir başka Pentagon
projesi olan) Fethullahçı kliğin tasfiyesi sürecinde Erdoğan kliğiyle ittifak
kurarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişin ve dolayısıyla da Erdoğan’ın
sultanlık yetkileri kazanmasının yolunu açan MHP, bu stratejik hamlesi
karşılığında iktidar bloğunun fiili bileşeni oldu. Fakat daha da önemlisi; Fethullahçı
kadrodan boşalan devlet bürokrasinin özellikle de Emniyet Genel Müdürlüğü ve
Polis Teşkilatının TEM ve PÖH gibi özel operasyon kurumlarında, keza Jandarma
ve Sahil Güvenlik ve keza genel olarak TSK da kritik makamlarda söz ve yetki
sahibi pozisyonlar elde etti. Aynı şekilde HSK, keza Yüksek Yargı organlarında
da etkili konumlar elde etmiş durumda. Sırf bunlar da değil; MHP bugün valilik
ve kaymakamlık kurumları üzerinden Kamu Yönetimi ve Taşra Teşkilatlarında da
Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı bünyesinde de yaygın kadrosal bir güce sahip.
Yani özetle MHP bugün devletin özellikle de güvenlik bürokrasisi başta
olmak üzere birçok temel kurumunda etkin rollerle yer tutuyor. Elde ettiği bu yeni
konumlanışı öylesine güçlü ki dün yönlendirmesi altında olduğu MİT ve ÖHD gibi
kurumların bugün etkin yönlendiricisi pozisyonundadır artık. Keza Bahçeli’nin
kapı ardı diplomasiyi ve o çok önem verdikleri “devlet adabını” da bir kenara
atarak doğrudan kamuoyu önünde Erdoğan’a: “Yürütme de sen ol, Yasama Organını
bize bırak” diyerek, iktidarı bilfiil paylaşma cüreti göstermesi, işte esas
olarak bu gücün ifadesidir.
Aslında denilebilir ki devlet içi mevcut güç denkleminde MHP, bu pozisyonu
ile bugün, Öcalan’ın “norm devlet” dediği devlet kliğiyle önemli oranda
özdeşleşmiş bir pozisyondadır da. Bunun görülmesi gerekiyor.
MHP’nin paramiliter
güçleri
MHP bugün gücünü sırf devletin güvenlik bürokrasisi içindeki bu konumundan
almıyor. Onun güç devşirdiği bir diğer alan ise, yaygın olarak kontrolü altında
bulundurduğu sivil paramiliter güçleridir. Bunların başında geçmişten bugüne de
devredilen Ülkü Ocakları (Bozkurtlar) ve Ülkü Ocakları geçmişine sahip, irili
ufaklı birçok mafya ve organize suç örgütleri gelmektedir. (Bu faşist mafya
liderlerinden Sedat Peker’in devlet koruması altında yaptığı bir miting
esnasında açıktan silahlanma çağrısı yapması, bunların gerçek niyet ve
işlevlerinin ne olduğunun çarpıcı bir emsalidir.)
Bilindiği üzere MHP lideri Bahçeli devlet içindeki gücünü çekincesizce
kullanarak, faşist mafya liderlerinden Alaattin Çakıcı’nın hapisten çıkmasını
sağladı. Bununla amaçlanan, Çakıcı’yı, kendi mafya grubunun başına fiilen de
getirerek, devletin sağlayacağı olanakları da kullanarak kısa sürede daha
etkili organize bir paramiliter güce dönüştürmesini sağlamaktı. Nitekim bu,
önemli oranda başarılmış da görünüyor.
Bahçeli’nin mafya “operasyonu” bu kadarcık değil elbet. Yıllardır kanlı
bıçaklı hasım olan iki “ünlü” mafya grubunu da barıştırarak, onları da merkezi
bir koordinasyon çatısı altında kendi buyruğu altına almanın zeminini
oluşturmuş oldu.
Kuşkusuz ki bir diğer “Ülkücü mafya” grubu da Sedat Peker’in başını çektiği
mafya oluşumudur. Derin devletin has evladı olmakla övünen, çekirdekten faşist
Sedat Peker grubu ve daha başkaları da koordine edilmeye çalışılan bu devlet
mafyası oluşumuna ille ki dahil edileceklerdir.
Neyin hazırlığı bu?
Peki “norm devlet” adına konuştuğu artık çok daha alenileşmiş olan Bahçeli
neden ya da hangi ihtiyaç gereğince irili ufaklı bu belli başlı faşist mafya
gruplarını merkezileştirerek devletin ve ama esas olarak da kendisinin doğrudan
temsil ettiği devlet bloğunun hizmetine sokmak istiyor?
Bu soruyu tek bir yanıtla açıklığa kavuşturmak pek mümkün olmayacaktır:
Öncelikli nedenin devlet içi güç denkleminde ve klikler arası olası çatışma pozisyonunda,
karşı tarafı ezip sindirmekte etkili vurucu bir güç olarak kullanmak olduğunu
söylemek yanlış olmayacaktır. Bir diğer çok önemli nedeni de şudur: İktisadi ve
siyasi koşulların oluşturduğu birden çok antagonist çelişkinin toplumsal itiraz
ve kalkışmalara sunduğu güçlü zeminden hareketle, olası kitlesel eylemlilikleri
bastırma ve toplumu sindirmede devletin resmi kolluk gücüyle birlikte bu
paramiliter güçleri de etkili bir şekilde kullanmaktır. Bir diğer olası neden
ise; göstermelik bir seçim sürecinde, seçmen iradesinin baskılanarak
yönlendirilmesi ve keza sandık sonuçlarına müdahale edilerek, oyların
çalınmasında yine bu mafya terörünün hizmete sokulması hesabı güdülüyor
olabilir. Bir diğer muhtemel neden; çarpan etkisiyle “toplumsal asayişi” sabote
eden kontrol dışı yaygın mafya ve çete oluşumlarını kontrol altına almak. Ve
galiba bir diğer olası neden de PKK’nin silahlı yapılanmasını dağıtmasıyla
birçok eski gerillanın fevri veya grupsal hassasiyetlerle, alternatif “Kürt
mafyası” oluşumlarının baskılanmasında kullanma amacı da güdülüyor olabilir…
Malum, “devlet aklı” stratejik hesaplar yapar. Dolayısıyla, birçok olasılık
hesaba katılarak A-B planları hazırlanır. Bu özgülde de bu gibi olasılıklar
ille ki hesaba katılır. Oluşumların kurmay beyinleri bunun için vardır zaten.
Her yönüyle daha da
zorlu bir süreç
Gerek devlet içi iktidar kapışmalarına ve gerekse toplumsal kalkışmalara
karşı hazırlıklar elbette ki İktidar bloğunun sadece MHP kanadınca yürütülüyor
değildir, olamaz da. Her ne kadar da iktidara ve sisteme yönelik toplumsal
muhalefet karşısında Cumhur İttifakı ve bir bütün olarak devlet gücü olarak
ortaklaşsalar da ama bu, kendi aralarında bir iktidar kavgası içinde
olmadıkları anlamına gelmez. İktidar bloğu arasında sürecin en kırılgan nirengi
noktasını galiba “norm devlet” ile Öcalan arasında “devlet projesi” olarak
varılan mutabakatın hayata geçirilmesinde Erdoğan’ın kendi kişisel, ailesel ve
grupsal gelecek kaygılarıyla pratik süreci ağırdan alarak, projeyi riske
sokması oluşturuyor. Dolayısıyla da devlet içi malum güç odakları Erdoğan’ı
daha doğrudan ikaz eden hamleler sergiler oldular. AKP’yi ve Erdoğan’ın otoritesini
derinden sarsan son fon krizinin fitilinin dıştan değil de içten ateşlenmiş
olması bunun en çarpıcı göstergesi olsa gerek.
Dolayısıyla da Erdoğan kliğinin de kendisine bağlı gerek devlet içi güçleri
ve gerekse paramilitarist güçleri tahkim ederek karşı hamlelerle saldırıları
püskürtme ve yeni konumlanış seçeneklerini devreye sokması, son derece “normal”
olanıdır. Bu ise kavganın daha bir agresif karakter kazanacağı anlamına gelir.
Şayet Erdoğan, Bahçeli’nin “uzlaşma” teklifini kabul ederek süreci olması
gereken hızla tamamına erdirme yolunu seçmez ise; kanlı veya kansız bir darbe
ile karşılaşma olasılığı, pekâlâ söz konusu olabilir. Şimdi iktidar içi bütün
hesaplar Erdoğan’ın buna razı edilmesi merkezli yapılıyor gibi… Erdoğan ise,
pragmatik bir kurmay olarak, AKP’yi feda ederek, “bağımsız” olarak da olsa, bir
dönem daha (veya ömrü yetene kadar) Cumhurbaşkanı olmasının garantilenmesi
koşuluyla uzlaşma seçeneğine razı olabilir. Öcalan’ın da “norm devlet” ile
yaptığı mutabakata sadık kalarak, Erdoğan’ın yürütmenin başında kalması
projesine destek vereceğini beklemek gerekiyor.
Yani gelişmelerin vardığı boyut, iktidar ve devlet içi güç odakları
arasında işte böylesine son derece keskin ve agresif bir sürece girildiğine
işaret ediyor. Bu çelişkili ve kırılgan kapışma süreci, devlet ve iktidar
bloğunu bir süreliğine de olsa yönetim zaafıyla karşı karşıya bırakabilir.
Devrimci güçler veya burjuva muhalefet güçlü olsa, bu, pekâlâ yıkıcı hamlelerde
bulunmanın elverişli koşullarını sunabilir.
Bu yıkıcı dinamikler maalesef ki güçsüz. Dolayısıyla da iktidar ve devlet
içi güçler birbirlerine yönelsinler veya yönelmesinler her halükârda daha koyu
baskıcı yöntemlerle iktidarlarını sürdürmek zorundalar. Çünkü gerek içteki
ekonomik ve siyasi nedenli toplumsal sıkışmışlık ve gerekse dışta hızla gelişen
yeni bir emperyalist paylaşım savaşı tehdidi onların acilen ihtiyacını duydukları
“iç cephenin tahkimi” sorununu, bir bütün olarak muhalefeti zor yoluyla bastırma
seçeneksizliğine mecbur bırakıyor. Yani sürecin genel “olağan” gelişim seyri,
genel hatlarıyla, maalesef ki bu minvalde olacak gibi.
Zorlu sürecin zorlu
görevleri
Kasabın bıçağının kendisi için neyi ifade etiğini bilmeyen boğa aymazlığıyla,
tekrardan edilgen seyirci veya soyut durum tespitçisi bir “memur” pozisyonuna
düşülerek, 12 Eylül trajedisinin tekerrür etmesine şans tanınamaz. Bunca
tecrübe ve ağır bedellerden sonra bu hataya tekrardan düşmemek gerekiyor. Bu
zorlu süreci devrimci demokrasi cephesinin lehine çevirecek şekilde her türlü
hazırlığın acilen yerine getirilmesi tarihi bir sorumluluktur.
Süreç ağır ve zorlu. Dolayısıyla da karşı çıkış nedenlerinin teferruatına
takılmaksızın, bu ceberut sisteme karşı duran her kesimi asgari müşterekler
zeminde bir araya getirip bir direniş cephesinin oluşturulması hayati önemdedir.
Böylesi bir barikat örülmezse, zaten yeterince zayıf durumda olan sol-sosyalist
devrimci güçler haddinden fazla zorlanacak ve durumu tersine çevirme şansları
da pek olmayacaktır. Ve hangi opsiyonla direnilecekse direnilsin, devrimci
güçlerin bir iç savaş senaryosuna göre askeri hazırlıklarını görmeleri şarttır.
Çünkü devlet ve iktidar bloğunun iki kanadı da bunun hazırlıklarını önemli
oranda yerine getirmiş durumda. Yani işin hafifsenir hiçbir tarafı yok maalesef
ki.
