Halil Gündoğan
8.10.2026
Alevi sorunun özet özü
Kısa tarihçesi
Tabi bu sorun, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında, bir “yakın dönem
sorunu” da değildir. Denilebilir ki İslam’ın özellikle de siyasal İslam’a
evrilerek yayılmaya ve kendisini diğer inançlara kılıç zoruyla kabul ettirme
sürecinden bu yana devam edegelen, yani adeta İslam tarihi kadar, köklü tarihi
bir sorundur. İslam’ı kabul ettirme zorbalığı sonrası süreçte tam asimilasyonu
hedefleyen bambaşka ve çok daha kıyıcı bir zorbalığa dönüşerek bugüne kadar
devam edegelmiştir. Bu kanlı zorbalık
Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminin kimi kesitlerinde, kelimenin yalın
haliyle, kitlesel katliamlar boyutuna varmış, dehşet bir İslami zorbalık
karakterindedir. Benzer bir kitlesel katliam, TC. döneminde Dersim’de
gerçekleştirilmiştir. TC. süreci aynı zamanda onlu ve yüzlü rakamlarla ifade
edilen alevi katliamları tarihidir de. Yani denilebilir ki Osmanlı mirası
layıkıyla devam ettirilmiş ve ettirilmektedir de.
Siyasal İslam’ın sistematik
Alevilik düşmanlığı
Bütünlüklü bir inanç sistemi olarak Alevilik, tarihsel bir olgudur ki
İslam’dan çok daha önceki tarihlerden, doğayı kök alarak gelen kadim bir inanç sistemi
ve yaşam tarzıdır. Bu özelliğiyle Alevilik, her ne kadar da bir üst kimlik
olarak İslam çatısı altına girmek zorunda kalmışsa da ancak kendi özgünlüğünü terk
edemeyerek, inatla korumaya çalışmıştır. Yani asimile edilmeye karşı hep direnç
oluşturarak, İslam’a uymayı değil, onun temel ritüel ve katı kurallarını, kendi inancının özüne uygun olacak bir formatla revize etmeyi seçmiştir. Nitekim pratik yaşam
ve düşüncede Alevinin İslam’dan aldığı aslında sadece “Ya Muhammet.” “Ya Ali”
söylemidir. Alevilerin Hz. Ali tercihi de Ali’nin Alevi olması veya Alevi
inancına yakın olmasından değil (tarihsel bir gerçekliktir ki Ali, Siyasal
İslam’ın en kanlı keskin kılıçları arasında belki de en baş sıralardadır.);
Siyasal İslam’ın taht kavgalarıyla mezheplere bölünmesi sürecinde, diğerlerine
göre belki de biraz daha “adil” olmasından ötürü, ehveni şer olarak onun koruyucu
himayesi altına girmeyi tercih etmişlerdir. Yani tıpkı Siyasal İslamcı şeriat
karısında laiklik vadeden Atatürk’ü bir “kurtarıcı” görerek, onun himayesine
sığınmaları gibi bir durumdur Alevilerin Ali ile tarihsel "aşk" bağı.
İşte Siyasal İslam
ile Aleviler arasındaki bu antagonist çelişmenin özü, Alevilik ile İslam
arasındaki bu bariz kan ve doku uyuşmazlığıdır. Hz. Muhammet ve Ali’yi
kabullenme dışında İslam’ın hiçbir kuralına yer vermemeleri, onları
düşmanlaştıran temel nedendir. Aleviliğin “sapkın” ve “din dışı” görülmesi de
tamamen bundandır. Aleviliğin o kendine özgü katışıksız inanç
sisteminin “din dışı” olarak tarif edilmesi aslında tamamen maksatlı, düşmani
bir tutumdur. Nefret objesi yaparak, “meşru hedef” haline sokma gayretinden
başka bir şey değildir. Bu tutum aynı zamanda Siyasal İslam ideolojisinin ne
kadar zorba ve tahammülsüz ne kadar hoş görüşüz ve ne kadar anti demokratik
olduğunun da çok uç boyutlu bir göstergesidir: Kendi dini inancı dışında başka
hiçbir inancı meşru görmeme zorbalığıdır bu. Aleviliğin “din dışı” ilan
edilerek aforoz ve katli vacip ilan edilmesinin esas nedeni de İslam’ın bu
tekçi hegemonik karakteridir. Oysa Alevilik “din dışı” falan
da değildir. Alevilik, evet, elbette İslam dini dışıdır. Ama öte yandan kendine
özgü inanç sistemiyle aslında başlı başına ayrı bir dindir de. Yani herhangi bir
dinin bir mezhebi ya da fraksiyonu falan da değildir.
Özetle: Tahammülsüzlük bunadır aslında. Onca baskı ve zoraki dayatmaya
rağmen boyun eğmeyerek kendi inanç sisteminde ısrar ediyor olmalarınadır bu
kıyıcılıkları. Ve her yolla asimile etme gayretlerinden vazgeçmeyişlerinin
nedeni de düşmanlıklarının hâlâ güncel olmasındandır.
AKSH’nin “Ümmet
kardeşliği” söylemi
Şeriat özlemcisi iktidardaki Sünni Siyasal İslam’ın bu düşmanlığı özenle
oluşturup köpürtmesi de asla tesadüfü değildir. Buna AKSH lideri Öcalan’ın Kürt-Türk
İttifakını tıpkı geçmiş dönemde yapıldığı gibi Sünni İslam kardeşliği (ümmet
kardeşliği) ve Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakında temsilini
bulan büyük kitlesel Alevi kıyımlarını referans vermesi de gösteriyor ki gerek
Türkiye ve K. Kürdistan’da ve gerekse Sünni İslamcı şeriatçılar yönetiminde
bulunan Suriye’de Aleviler için ciddi bir yaşamsal risk söz konusudur. Ve bu,
maalesef ki GÜNCEL BİR RİSKTİR!..
Alevi ve “eşit
yurttaşlık” sorunu
Alevi sorunu, bazı çevrelerin indirgemeye ve yansıtmaya çalıştığı gibi asla
ibadethanelerinin resmiyete kavuşturulması, keza bir takım maddi destekler
sunulması surunu değildir. Sorunun özü, yukarıda da ifade edildiği gibi, bir
dinin “devlet dini” kimliğine sahip olarak diğer din ve inançlar üzerinde asimilasyoncu
bir baskı sistemi kurması sorunudur. Her şeyi kendisine uyarlı kılma
zorbalığıdır. Bu, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı
koordinatörlüğünde “zorunlu din dersi” adı altında, “din ve ahlak dersleri”,
“dindar ve milli değerlere sahip gençlik yetiştirme projeleri”, “kutsal aile”,
“iffetli kadın”, “ana kadın”, Kur’an kursları, İmam Hatip Okulları, cemaat,
tarikat ve vakıflar, keza mobilize sokak imam ve vaazları, kadı kurumuna
dönüştürülmüş yargı kurumu, keza diziler ve RTÜK üzerinden toplum yaşamının
tamamı Sünni İslam’ın buyurduğu şeriata göre yeniden düzenlenerek yapılıyor.
Sıfır olasılık
Dolayısıyla da bu süreç ve koşullarda Alevi sorunun “eşit yurttaşlık”
modeli zemininde çözümünü bulma şansı sıfırdır. Çünkü “eşit yurttaşlık”, Alevi sorununda laiklik ile özdeşleşir.
Alevi sorunu TC. süreciyle de devem ediyor olduğuna göre; demek ki bu ülkede
gerçek anlamda bir laiklik sorunu zaten hep olagelmiştir. Şimdiyse durum çok
daha vahimdir. Rövanşist Siyasal İslamcı iktidar bu göstermelik laikliği de yeni
anayasayla tamamen işlevsizleştirerek, şeri hukukun kenar süsü olacak bir yasa
maddesine dönüştürmek istemektedir. Bundandır ki dini, bir devlet dini veya hâkim
din olmaktan çıkarıp, kamusal alan dışında bireysel kültürel bir inanç çeperine
çekmeden, Alevi sorunun da “eşit yurttaşlık” zemininde çözümünü bulabileceğini
ileri sürmek, şayet maksatlı bir çözümsüzlük projesi değilse; olgusal
gerçeklikten kopuk, ham hayaller pompalayarak toplumu aldatmaktan ve iktidarın
değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir.
Tabii ki “eşit yurttaşlık” talebi Alevi sorunun çözümü için de
dillendirmelidir. Ancak, Kürt sorunundan farklı olarak Alevi sorunun bu şeriat
özlemcisi Siyasal İslamcı iktidar koşullarında çözümünü bulma şansının sıfır
olduğu gerçeğini karartmadan! Yani Alevi sorunun “eşit yurttaşlık” zemininde
çözümünü bulabilmesinin olmazsa olmaz koşulunun laiklik olduğunun, dolayısıyla
da bu ikisinin birlikte toplumsal bir talebe dönüştürülmesi gerektiği
bilincinin öne çıkarılması gerekiyor. Dolayısıyla da bu özgülde baş hedef ve baş düşman kaşınılmaz olarak şeriat özlemcisi Siyasal İslamcı Erdoğan iktidarı olmak zorundadır. Toplumun (sağcısıyla solcusuyla) azımsanmayacak bir bölümünün laiklik istemcisi olup, şeriat riski ve tehdidine karşı duyarlı olduğu bir gerçektir. İşte bu atıl dinamiği aktif bir toplumsal direnç noktasına çevirerek mücadeleyi, birleşik cephe stratejisiyle buradan örmek pekâlâ mümkündür.
Devrime mi havale
edilmeli?
Türkiye ve K. Kürdistan devrimci hareketinin belli başlı birçok öznesi,
özellikle de klasik burjuva demokratik devrimi kapsamında olan pek çok temel
toplumsal sorunu, günün devrimci siyasal mücadelesinin konu ve öznesi yaparak
toplumsal mücadeleyi bunların her biri somutunda da örgütleyip sürdürmeyi
kendisine dert edinme yerine, tabiri caizse, mütemadiyen topu taca atmayı
tercih edegeldi: “Bu sorun nasılsa devrimle çözümünü bulacaktır, ayrıca uğraşmaya
gerek yok.” Ya da “Bu sorun devrim sorunudur, devrim olmadan çözülemez.”
Elbet te devrim olmadan mevcut sistem içinde çözülemeyecek sorunlar vardır.
Bunların en başında da bizzat iktidarın el değiştirmesi, sistemin temel
kurumlarının köklü değişimi ve üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin son
erdirilmesi gibi esaslı sorunlar gelir. Fakat bunlar böyle diye, çözüm bekleyen
tüm diğer esaslı toplumsal sorunları da devrime havale etmek, besbelli ki işin
kolayına kaçmaktır. Ama daha da önemlisi; devrim öncesi evrimci sürecin siyasal
mücadelesinin hangi toplumsal sorunlar yumağının, öncelikli toplumsal talep olarak
öne çıkmış olanlarının köklü veya kısmi çözümlerini, asgari programlar formatıyla,
gündeme taşıyarak hem toplumu kendi öz deneyimleriyle devrim için eğitip örgütlemek
ve hem de toplumsal mücadele gücüyle bazı sorunların çözümlerini mümkün kılarak
yeni mevziler elde etmenin imkânına dönüştürme perspektif ve stratejisinden
yoksunluk hali söz konusudur.
Bu küçük-burjuva yaşam ve düşünüş tarzı terk edilmeden devrimci siyasal
mücadeleyi programlayıp sürdürmenin imkânı pek yok gibi.
