Halil Gündoğan
17.09.2026
Biat ettirme operasyonu
Evet, maalesef ki devlet ve Öcalan’ın yapmak istediği tam da budur. Bu kolektif gayret, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmüş sömürge ve bağımlı ulus olma gerçekliğini, sorunu dil yasağına indirgeyerek, arsızca örtme gayretinden başka bir şey değildir. Bu gayret ayrıca Kürtleri, temel ulusal haklarını talep etmekten vazgeçirme operasyonudur. Yani hani denir ya; “ağzına bir parmak bal çalarak susturmak.” Oysa Kürtler de en az Türkler, Araplar ve Farslar kadar kendi bağımsız devletlerini kurma, kendi öz vatanlarında özgürce yaşama, kendi dillerini, kültürlerini, kendi eğitim sistemlerini, kendi ekonomilerini inşa etme hakkına sahiptirler.
Dil, elbette ulusal sorunun çok önemli bir dinamiği ve sorunudur. Ama asla
tamamı değildir. Nitekim birçok sömürge örneğinde de görüleceği gibi sömürgeci
devletler özellikle de deniz aşırı sömürgelerde o ülkelerin ana dillerini
yasaklamamışlardır. Fakat oralar en alasından sömürgeydi ve bağımsızlıklarını
kazanana dek de sömürge olarak kaldılar.
Şu da bir başka tarihsel gerçeklik ki dört parça Kürdistan’da geçmiş
dönemlerde yaşanmış hemen hemen hiçbir Kürt isyanı salt başına dil yasağından
ötürü çıkmamıştır. Nitekim dil yasağının bariz bir yoğunlukla yaşandığı dönem,
bir tarih belirtmek gerekirse; herhalde ki Şeyh Sait ayaklanması sonrasıdır.
“Mayın eşeği” misyonerleri
Devletlerin, keza büyük kurum ve kuruluşların halkla ilişkiler uzmanları
olur. Bilindiği gibi bunlar, bir nevi ön propagandalarla, sunulmak/pazarlanmak
istenen her türden “mal” için alıcı zemini ve rıza oluşturmakla görevlidirler.
Mesela bu görev ve işlevinden ötürü kendisini “mayın eşeği” olarak da tanımlayan
(“Kürt sorunu konuşulduğu zaman, Türk tarafının mayın eşeği olma görevi,
hasbelkader bana düştü.”) Prof. Mümtaz’er Türköne bunlardan biridir. Onu
ayrıcalıklı kılan özelliği, daha önceki bir iki makalemde de altını çizdiğim
gibi, bu işi Bahçeli’nin temsil ettiği devlet içi bir kesim adına yapıyor
olmasıdır. Söz konusu bu kesim, Öcalan’ın da öne çıkararak “bizim muhatap aldığımız”
dediği kesimdir. Yani ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisinden oluşan “norm
devlettir.” Görünen o ki devlet içi güç dengelerinde yaşanan değişimler MİT’i,
“norm devletin” kumanda merkezinde daha ayrıcalıklı bir konuma taşımış gibi. MİT’in
eski başkanı Şenkal Atasagun’un özellikle de bu süreçte Bahçeli’ye danışmanlık
yaparak doğrudan yönlendirmesi, keza İbrahim Kalın’ın Erdoğan’ın baş
danışmanlığından MİT başkanlığına, Erdoğan’ın “Kara kutusu” eski MİT başkanı
Hakan Fidan’ın dışişleri bakanlığına getirilmeleri, daha önce de ifade ettiğim
gibi herhalde tesadüf olmasa gerek.
İcraatlarından anlaşılan o ki Türköne yeni bir “mayın eşeği” görevi üstlenmiş.
Bilindiği gibi kendisi, tıpkı Bahçeli gibi, bu “sürecin” aktif sahiplenicisi.
Ve “sürecin” “norm devlet” tarafından tam olarak nasıl tanımlanıp
çerçevelendirildiği, keza içte ve dışta nasıl bir rota izleyerek ilerleyeceği
konusunda da bilgi sahibi kılınarak, aktif olarak görevlendirilen biri. Bunu,
sürecin gelişim seyrine bağlı olarak, farklı konu başlıklarını gündeme taşıyor
olmasından da anlamak mümkün.
Kürt (ve Türk) sorununun
yeniden tanımlanması
Demek ki “sürecin” bir sonraki aşaması, yeni anayasa kapsamında, Kürt (ve hatta Türk) “sorunu” olarak
tanımlanan sorunu yeniden tanımlamak ve “makul çözümünü” de bu yeni tanım
üzerinden formüle ederek, kitleleri buna razı etmektir. İşte “Türk tarafının
mayın eşeği” statüsü sahibi Türköne, esasen Türk devletinin “kırmızı
çizgileriyle” şekillendirdiği Suriye sahasındaki entegrasyon modellemesinin
eksi ve artılarını da örtük bir kabullenişle referans alarak, “yeni”
argümanlarla PR çalışması yapmaya soyunmuş durumda.
Anlaşılan o ki öncelikli görevi, “Kürt sorunu” olarak tanımlanan sorunun öz
içeriği ve kapsamını çarpıtıp yeniden tanımlamak ve bunu pazarlamaktan
oluşuyor. Hatırlanacağı gibi daha önce de Kürtlerin aslında dağ Türkü
olduklarının “bilimsel” olarak ortaya konması için Prof. Yusuf Halaçoğlu devlet görevlisi olarak kullanılmıştı.
Bu, devletin o süreçteki inkârı politikasının bir gereğiydi. Şimdiyse,
Kürtlerin varlığı tanınıp kabul edilecek, ancak Kürt sorunu bu kez de sadece
bir dil sorunu olarak tanımlanıp çerçevelendirilecek. Tabii çözümü de bunun
üzerinden formüle edilerek, empoze edilecek. Nitekim Öcalan bu görevini ta
1999’da İmralı savunması kapsamında yerine getirmişti:
“Özce Kürt sorunu, tarih, dil,
kültür araştırma ve ön hazırlık okullarıyla yayma ve yine bununla bağlantılı
serbest kitap, gazete radyo, TV benzeri yayım araçlarına özgürlük tanımayla
özgün çözümünü yakalamış olacaktır.” der.
Keza yine aynı bölümde Kürt sorununu daha vurgulu bir şekilde dil ve
kültürel serbesti sorununa indirger: “Bir
dil ve kültürel özgürlük sorununa indirgenebileceği göz önüne getirildiğinde
(…)” der.
Yani sorunun, normal bir ulusal davanın ana konusu olan ulusun, kendi
ulusal bağımsızlığını kazanması olmadığı, aslında sadece bir dil sorunu olduğu,
bu kez Öcalan da referans alınarak, yine “bilimsel” olarak ortaya konularak, Kürtler
ve Türkler buna ikna edilmeye çalışılacak. Böylece Kürtlerin, “demokratik ulus
inşası” adı altında Türk ulus devletine iltihak etmeye razı olmaları da daha
bir kolaylaşmış olacak. Şöyle diyor “mayın eşeği”:
“Kürtçe sorunu olarak Kürt sorunu
“Türkiye’nin çözmek üzere altın değerinde bir fırsat yakaladığı Kürt
sorunu, özünde Kürtçe sorunudur. Hem Türk hem de Kürt milliyetçilerinin
düşünmeden tekrarladığı palavraları bir kenara bırakın: Türk ve Kürt, dili
dışında birbirinin kopyasıdır. Yıllarca büyük bedeller ödediğimiz Kürt sorunu,
karşımıza her daim bir Kürtçe sorunu olarak çıkmıştır.
“Kürtçe sorunun hem çok kaba hem de ince ayrıntıları var.
“Türkiye’de Kürt sorunu, hiçbir zaman bir Türk-Kürt çatışması (Türk-Kürt
çatışması yaşanmadıysa, o halde örneğin Türk-Yunan çatışması da hiç
yaşanmamıştır. Çünkü doğrudan savaşanlar her iki ulustan halk değildi. Onları
temsil eden devletlerin ordularıydı. Ama böyleyken “Türk-Yunan savaşı” falan
olarak telaffuz edilir. Türkler ile Kürtler çatışmadıysa o 29 isyan ve bunları
bastırmak için yüzbinlerle ifade edilen insan kıyımları neyin nesiydi ve
öldürülenler Kürt ve Türk değildiyse, hangi ulus mensubuydu? Oysa isyan edenler
Kürtlerdi, isyanı bastırmak adına katledilen yüz binlerce Kürt insanıydı.
Göçertilen, sürgün edilen, evleri barkları başına yıkılanlar yine Kürtlerdi.
Türkler adına savaşan ise onların devleti ve ordusuydu. Bunlar safında ölenler
de Türk ulusu ve diğer halklara mensup insanlardı. Türk-Kürt çatışması
yaşanmadıysa, 1937-38 de on binlerce Dersimliyi kim katletti, hem de zehirli
gazlar kullanılarak ta? On binlercesini
kim sürgün etti? Yüzlerce kız çocuğunu kim çaldı da akıbetleri bile bilinmez
oldu? 1994 de binlerce Kürt köyünü kim ateşe vererek insanları yerinden
yurdundan etti? Vs. vs. BN.) veya nefreti şeklinde tezahür etmediği gibi,
Kürtçe sorunu da Türklerle Kürtler arasında hiç tartışma konusu olmamıştır. (…)
“Kürtçeyi sorun eden devlettir.
“Cumhuriyetle birlikte bütün enerjisini yeni bir ulusun inşasına veren
devlet, ayrı bir dil konuştuğu (ve kalabalık oldukları) için Kürt nüfusu üniter
yapısına yönelik bir iç tehdit olarak algıladı. Ayrım dil üzerine kurulduğu
için, dili yasaklayarak, baskı altına alarak bu tehdidi kontrol altına almayı
denedi. (…)
“Devlet katında üretilen ve uygulanan yasakların elbette toplum katında
yansımaları oldu. (…) Kürtçe sorunu, daha sonraları Kürt düşmanlığının alameti
olarak yükseldi. (…)
“Vatandaşının anadiline saygı göstermeyen bir devlet, onların rızalarını
talep edemez.
“Bugün Kürt sorununu çözmeye azmetmiş devlete, Kürtçeye saygı gösterme
görevi ve sorumluluğu düşüyor. Bu saygıyı anadili Kürtçe olanlar somut olarak
hissettikleri zaman geride sorun kalmıyor.” (*)
Kürtlerin aklını bu argümanlarla çalacağını düşünen Öcalan ve “norm devlet”
sözcüsü “mayın eşeği”, şoven milliyetçisi Türk kesimini de:
“Şimdi Kürtçenin amansız yeni bir düşmanı var: Pazarın ihtiyaçlarına göre
dillerin kullanım alanını belirleyen kapitalizmin serbest piyasa düzeni.
“Kürtçe sevdalılarının bu yeni düşmanla baş etmeleri çok daha zor.
“Büyüyen Kürtçe sorunu
“Kürt coğrafyasında, merkezde Kürtçenin yer aldığı yoğun tartışmalar ve
gelişmeler yaşanıyor. (…)
“Sorun Türkiye’nin de dahil olduğu genel bir sorun: Kürtçe piyasaya yenik
düşüyor. Araplarla ve Türklerle birlikte yaşayan Kürtler arasında Arapça ve
Türkçe eğitim ailelerin çocukları için hayal ettiği gelecek planlarına daha
uygun görülüyor. İmkân bulunduğunda İngilizce eğitim daha revaçta.
“Kürtçe yasağı kalktıktan sonra her yerde pıtrak gibi çoğalan Kürtçe dil
kurslarının kısa zamanda kapanması, meselenin bir onur arayışı olduğunu yeteri
kadar göstermişti. Kürtçe homojen bir dil de değil; başta alfabe olmak üzere
lehçelere ve diyalektlere uzanan kendisine has devasa sorunları var. (…)
“Devlet yasağı, tersine bir sonuç veriyor, Kürtçeyi öğrenmeyi ve yaşatmayı
teşvik ediyor. Piyasanın bu konuda hiç acıması yok.” (*)
Yani “korkmaya gerek yok, gelişme ve ayakta kalma iç dinamiklerinden yoksun
bir dil. Serbest bırakılması halinde kendiliğinde daralıp, günlük nostaljik
sohbet diline gerileyecek ve sonra da diğer pek çok dil gibi diller müzesindeki
yerini alacaktır.” Demeye getiriyor. Haksız mı? Değil elbet, ama sorun bu
değil. Sorun, bir dilin kendi ana mecrasında özgür olarak yaşam hakkı bulup
bulmamasıdır. Egemen bir ulusun tanıdığı kısıntılı yaşam imkânları içinde ta en
baştan bitkisel yaşam koşullarında ölüme terk edilmesi meselesidir.
Yani bu “mayın eşeğinin derdi, bir ulusun yasaklanan dilinin özgür ve eşit
statülü kılınması değil. Onun derdi, devletin katı yasakçı tutumunu biraz
gevşetmesi suretiyle Kürtlerin öfkeli-ısrarlı talebini yatıştırmaktır. Böylece
hem temel ulusal haklarından vaz geçmelerinin ve hem de bu dilin sönümlenerek
önemini yitirmesinin zemini oluşturulmuş olacak. Yani bir taşla iki kuş vurma
sevdası.
Kürtlere “sınırlandırılmış
yasak” tercihi sunuluyor
“Türkiye bir ulus devlet. (…) Devlet ulus devlet niteliğini tartışmaya
açmaz, bu niteliğinden vazgeçmez ve ikinci resmi dili kabul etmez. Ancak
belediyelerin halihazırda yaptığı gibi yerel uygulamalarla Kürt vatandaşlarının
Kürtçe talepleri karşılanabilir. Kürtçe eğitim ise, sadece Türkiye Kürtleri
için değil, Kürt coğrafyasına emsal olacak şekilde hayata geçirilebilir.”
“Daha önce söyledim, şimdi geldiğimiz kritik aşamada tekrarlıyorum: Türkiye
Kürtçe eğitime hazırlanmalı. Kürtçe eğitimden kastım: Ana okulundan temel
eğitime, oradan orta eğitime, sonra yüksek öğretime kadar her aşamada, şu
sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan okul/mektep dediğimiz kurumlarda
Kürtçe eğitim verilmesi.
“(…) Sadece Kürt dili değil, sosyal bilgiler, fen dersleri de Kürtçe
görülsün. (…)
“Hatta, anadili Türkçe olan vatandaşlarının Kürtçeyi öğrenmelerini teşvik
etsin. Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Kürtçe bilen kamu görevlileri
istihdam edilsin.” (*)
Görüleceği gibi burada öncelikle, “ulus devlet” bahanesi ileri sürülerek
Kürtçenin ikinci resmi dil olmasının mümkün olamayacağı empoze edilerek, bu
kolonyalist sistem meşrulaştırılmak isteniyor. “Mayın eşeği” ön unvanlı Prof.,
burada resmen çarpıtmalı yalan söylüyor. Çünkü “ulus devlet” kategorisinde olup
ta birden çok resmi dili olan bir yığın devlet söz konusu: Örneğin dört resmi
diliyle İsviçre, üç resmi diliyle İspanya (İspanya ayrıca üniter devlet
modeline sahiptir), Belçika ve keza iki resmi diliyle Finlandiya, vs.
Yani demek ki tek resmi dil, ulus devlet veya üniter devletin olmazsa olmaz
yapısal koşulu değil; tamamen politik bir tercih sonucudur.
Öte yandan önerilen eğitim modeli de anadilde öğrenim hakkının tanınması
olmayıp; Kürtçe eğitim görme olanağının tanınmasıyla sınırlı bir başka
aldatmacadır.
Tek resmi dil statüsü, belki sömürge veya bağımlı ulus gerçekliğinin
bulunmadığı, fakat farklı etnik veya kültürel alt gruplardan oluşan ulus devletler
özgülünde sorun oluşturmayabilir. Ancak sömürge veya bağımlı ulus gerçekliğinin
söz konusu olduğu durumlarda, tek resmi dil dayatması, o kolonyalist ilişkinin
dayatılmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla da bu koşullarda Kürtçeye
tanınacak o kısmi serbesti, bu kolonyalist ayıbı örtmeye yeterli gelmeyecektir
bay “mayın eşeği” ve bay Öcalan.
Bununla yapılmak istenenin, bir ulusun ulus olmaktan kaynaklı temel
haklarını yok sayıp, sorunu “dil serbestisi” sorununa indirgeyerek, ön görülen
iltihak siyasetinin kolayca gerçekleştirilmesini sağlamak olduğu açıktır.
Devlet ve Öcalan, Kürtleri lolipop şekerle kandırılabilecek çocuklar sanıyor
olmalı. Bu küstahlığa prim verilemez.
(*) (https://medyascope.tv/2026/09/07/mumtazer-turkone-yazdi-surec-mayin-tarlasina-ne-zaman-girecek/)
