Halil Gündoğan
3.03.2026
Bilindiği üzere tipik bir şer ittifakı olan ABD-İsrail ikilisi, şubat ayının son gününde İran’a kapsamlı bir hava saldırısı düzenledi. Öncelikli hedef, İran’ın idari ve savaş kurmayını imha ederek ve keza eşzamanlı olarak vuruş kabiliyetine sahip riskli başlıca savaş ekipmanlarını ve lojistik alt yapısını darbeleyerek devleti başsız ve güçsüz bırakmaktı. Böylece hem zaten aylardır sokaklarda olan çeşitli kesimlerden muhalif güçlere, yararlanabilecekleri bir kaos ortamı ve atağa geçme imkânı yaratmak ve hem de İran’ın hemen karşı saldırıda bulunma kabiliyetini kırmaktı. Somut ve net istihbarata dayalı bu hedeflerden ilkinin, tam başarıyla gerçekleştirildiği görülmekte. Öyle ki dinci koyu faşist Molla rejiminin bir numarası dahil olmak üzere, asker ve sivil üst düzey komuta heyeti adeta tümden yok edilmiş oldu.
Fakat bu başarıya rağmen ne İran’ın karşı saldırı ve misillemelerinin önü
alınabildi ve ne de “harekete geçin ve özgürleşin” çağrısı halkta gereken karşılığı
buldu. Tabii süreç olanca yıkıcılığı ve değiştirici gücüyle devam ediyor.
Hiçbir şey için şimdiden kesin yargılar ileri sürülemez. Özellikle de oluşan
kaos ortamının yaratığı iç güç dengelerindeki değişmeler muhalif kesimin
hareket tarzını ve reflekslerini şekillendirme potansiyeli taşımaktadır. Bu,
tüm muhalif kesimler açısından olmasa da özellikle baskı altında tutularak
kendi kaderlerini tayin hakları zorla gasp edilmiş farklı ulusal kesimler
açısından titizlikle fırsata çevrilmesi gereken bir süreçtir. Keza başta işçi
sınıfı olmak üzere on yıllardır baskı, sömürü ve işkence altında tutulan
kadınlar ve tüm diğer emekçi kesimler için de oluşan bu kaos ortamı büyük
fırsatlar sunuyor olacaktır.
Tabii bütün bu kaos ve kaotik ortamın bu derece uç boyutlarda seyrediyor
olması, esasen dış etmen olarak emperyalist saldırganlık marifetiyle mümkün
olduğundan; bu olgu, daha düne kadar sokak ve meydanlarda omuz omuza direnen
muhalif kesim arasında bir ayrışmaya da neden olacaktır. Bu emperyalist
müdahale kaçınılmaz olarak özellikle de Fars ulusu mensubu kesimler arasında
yurtseverlik ve milliyetçilik hassasiyetlerini ön plana çıkaracaktır.
Dolayısıyla da azımsanmayacak bir kesim, “yurt savunması” önceliğiyle, Molla
rejimiyle hesaplaşmasını askıya alacak ve onlar safında kümelenme tercihinde
bulunacaktır. Tabii bu da kaçınılmaz olarak sistem karşıtı muhalif kesimi,
belli boyutlarda, güç yitimine uğratacaktır.
Bu tür durumlarda bırakın sınıf bilinci edinmemiş sıradan kitlelerin yurtseverlik
ve milliyetçilik duygularıyla kendi egemen sınıfları ardında saf tutmalarını,
kendilerini sol-sosyalist ve komünist addeden niceleri dahi aynı tutum içine
girebilmektedir. Bunun son çarpıcı örnekleri ABD ve Siyonist İsrail devletinin,
bölgenin bir başka hegemonik gücü olan ve on yıllardır kadınlar başta olmak
üzere halka kan kusturan, on binlerce genci darağaçlarına ve işkence altında
katleden dinci faşist Molla rejimine karşı, ilkini geçen haziran ayında,
ikincisini bu yılın şubat ayı sonunda başlattığı saldırı karşısında
sergilenmekte.
Evet, elbette emperyal amaçlı tüm saldırılara karşı amasız-fakatsız tutum
alınmalı ve bunlara karşı durulmalıdır. Ama bu, İran örneğinde olduğu gibi, ABD
ve İsrail saldırganlığı karşısında Molla rejiminin ardında saf tutma şeklinde
olmamalıdır. Keza, “ABD ve Siyonist İsrail saldırganlığına karşı İran
halklarının yanındayız” tarzı, objektif olarak İran halkını bir bütün olarak
İran ile özdeşleştiren tek yanlı, yani İran halklarının aynı zamanda Molla
rejimine karşı durması gerektiğini de içermeyen, bunu doğrudan ifade etmeyen bu
türden kusurlu görüngülere de bürünmemelidir.
Çünkü bu özgülde anti emperyalist mücadele yerli zorba iktidarın yıkılması
mücadelesiyle birleşir. Çünkü ABD ve Siyonist İsrail devletinin İran’a
saldırısı, örneğin Japonya’nın Çin’i, İtalya’nın Ömer Muhtar’ın Libya’sını,
Fransa’nın Cezayir ve Vietnam’ı, ABD’nin Vietnam’ı, ya da birkaç emperyalist
gücün Anadolu’yu ve Almanya’nın SSCB dahil onlarca ülkeyi işgal etmesi tarzı
bir saldırı değildir. Dolayısıyla da zaten yıllardır Molla rejimine karşı
direnen ve bu uğurda binlerce kayıp veren çeşitli milliyetlerden İran halkının
bu aşamadaki görevi, Molla rejimine karşı yürüte geldiği devrimci karşı
koyuşunu erteleyip, Molla rejimi ardında vatan savunması yapmak değildir,
olmamalıdır da. Tam aksine, oluşan otorite boşluğu ve güç parçalanmasını da
fırsata çevirerek, sürdüre geldiği devrimci direnişi devrimle taçlandırmak
olmalıdır. Keza ezilen bağımlı ulus statüsünde tutulan tüm uluslar bu fırsatı
kendi kaderlerini tayin yönünde kullanmalıdır. Çünkü onların hiçbirinin “İran”
diye bir anavatanı, yurdu olmamıştır. Dolayısıyla da onun “toprak bütünlüğünü
koruma” şeklinde bir görev ve sorumlulukları olamaz. Onlar ancak ki eşit haklar
temelinde merkezi bir devlet çatısı altında birleşik bir yurt edinme hakkı edindikleri
ve iradelerini bu temelde beyan ettikleri koşullarda ortak vatan olacak İran’ın
toprak bütünlüğüne karşı bu türden bir görev ve sorumluluk sahibi olurlar.
Keza kadınları, “vatan savunusu” adı altında bu dinci faşist Molla rejimi
saflarına katılmaya davet etme hakkını asla kimse kendisinde görmemelidir.
