Halil Gündoğan
27.03.2026
Son yılarda bazı kesimlerce Türkiye’nin yeni bir eksen arayışında olduğu ifade edilmekte. Yani ABD’nin başını çektiği ve NATO’da somut ifadesini bulan “Batı ekseni” ile mesafeli durduğu, başını Çin-Rusya ikilisinin çektiği “Avrasya ekseni” ile flört ettiği ileri sürülmekte. Keza bazılarınca, Türkiye’nin bu iki ana eksen arasındaki gerilimden ve kendi jeopolitik konumunun sunduğu stratejik avantajlardan da yararlanarak, bir nevi, eksenler dışı, kendi başına bir güç ve denge odağı haline gelmiş olduğu da ileri sürülmekte.
Tabii bu minvaldeki görüş ve eğilimler sol-sosyalist cenaha mensup bazı
çevrelerde de belli yönleriyle gözlemlenmekte. Bu, özellikle de iki haydut ve
korsan devlet olarak ABD ve Siyonist İsrail devletinin İran’a karşı başlatmış
olduğu saldırı savaşında Türk devletinin takınmış olduğu, tarafları
yatıştırmaya dönük “arabulucu” tutumundan hareketle yapılan yorum ve
değerlendirmelerde kendisini açığa vuruyor. Bunların en tipik ve oldukça
sorunlu örnekleri şu ifadelerle dile getirilmekte:
- “(…) Zira İran’daki savaş, Türkiye’nin bağımsız bir emperyalist güç
olmadığı gibi, Amerika’nın doğrudan güdümünde olan bir ülke olmadığını da bir
kez daha gösterdi.”
- “Türk devleti İran krizinin başladığı ve savaşa dönüştüğü dönem boyunca,
bölgede askeri-siyasi varlığını arttırmaya yönelik bir hamlede bulunmadı. (…) Bilakis
bu süreç boyunca sürekli olarak barış ve itidal çağrısında bulundu.”
- “Statükoyu değiştirmek isteyen ABD’nin yanında yer almaktan çok,
statükoyu korumak isteyen güçlerin yanında yer aldı. Başka bir deyişle
emperyalistler arasındaki kurulu dengeleri kendi lehine değiştirmek için
planlar ve hamleler yapan bir devlet olmaktan çok, paylaşım savaşı içinde
kırılgan dengelere bağlı olarak kurulmuş bir devlet gibi hareket etti.
“Bu durumun iki nedeni var. Birincisi; Türkiye bir NATO üyesi olmasına
rağmen, hiçbir zaman Amerikan emperyalizminin doğrudan kendi nüfuzu altına
aldığı bir devlet olmadı. Kuruluşundan itibaren özellikle Fransız
emperyalizminin şekillendirdiği, ABD emperyalizminin ise ancak 1980’lerden
sonra mevzi kazandığı bir devlet oldu.
- “Son on senedir de, esas olarak ABD’nin temsil ettiği kampa bağlı olsa
da, özellikle Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin arasında yalpalamaktadır.
Başka bir deyişle, farklı emperyalistlerin paylaşım kavgasının zemini olan
Türkiye, tam da bu kavga nedeniyle İran Savaşı’nda da, tıpkı Aksa Tufanı
sonrasındaki savaşta olduğu gibi net bir tutum takınmamaktadır.” (*)
Alıntılan pasajlarda ileri sürülen bu son derece sorunlu ve esas olarak da
yanlışlar barındıran görüş ve yorumların her biri üzerine başlı başına
makaleler yazılabilir kuşkusuz. Ancak bu makalemde ağırlıklı olarak, Türk
devletinin İran somutunda yaşanan savaşın tam olarak neresinde durduğuna dair
söylenenler özerinde duracağım. Fakat buna geçmeden önce, biraz gerilerden
alarak, TC. Devleti’nin kuruluş süreciyle birlikte emperyalist güç odaklarıyla
nasıl bir ilişki içinde olduğuna ve süreç içerisinde bunun nerelere evrildiğine
kısaca da olsa değinmek gerekecek.
Bilindiği üzere TC. Devletinin kurucu kadroları, daha anti işgalci savaş
koşullarında bile, işgalci güçlerle uzlaşı yolları arayışına girmek suretiyle, “makul”
bir çıkış arayışı içinde olmuşlardır. Yani hem zaten asla anti kapitalist ve
anti emperyalist bir duruş sahibi olmamışlardır ve hem de asla anti işgalciliği
tam bağımsızlık hedefiyle ele alma vizyonuna sahip olmamışlardır. Bu, elbette
ki onların mevcut koşullardaki sınıfsal konumları ve güçleriyle alakalı bir
realitedir. Hem bu realite ve hem de ideolojik olarak komünizm karşıtlığı
üzerinden, TC. Devletinin kurucu kadroları her ne kadarda çıkarcı bir iki
yüzlülükle genç SSCB ile de ilişkilenmiş ve sanayi yatırımları dahil birçok
yardım talep etmiş ve almışsa da ancak ta başından itibaren esas olarak İngiltere
ve Fransa, ardından da Almanya ve İtalya merkezli çoklu emperyalist blok
ekseninde kendilerine varlık zemin oluşturma gayreti içinde olmuşlardır. Ve mevcut
güçler dengesi realitesi içerisinde bu ilişkileniş onları bu bloğun yarı
sömürgesi konuma sokmuştur. 2. Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyası
koşullarında ise her ne kadar ekonomik olarak Avrupalı emperyalistlerin güdümü
altında ise de ancak bu güçler de özellikle askeri olarak ABD’nin koruyucu
şemsiyesi altında toplanmış ve bunun somut ifadesi olarak da NATO’ya dahil
olmuşlardır. TC. Devleti de bu koruyucu şemsiyeye dahil olabilmek için, Kore Savaşına
asker verme koşulunu yerine getirerek, adeta rüşvet vermiştir. Ve bu süreç
itibariyle de Batı Avrupalı emperyalist devler dahil olmak üzere, TC. Devleti
de esas olarak ABD’nin yörüngesi altına girmiştir. Öyle ki ABD 1960, 1971 ve
ama özellikle de 1980 askeri darbeleriyle iç siyaseti dizayn edecek kadar
etkili konumdadır. Bunlar birer realite. Ama buna rağmen bütün bunları es
geçerek, yukarıdaki alıntıda olduğu gibi, ABD’nin Türkiye’deki etkisinin 1980
sonrasıyla başlatılıyor olması tuhaftır.
Bu bağlamda değinilmesi gereken iki husus daha var. Birincisi TC. Devletinin
iktisadi yapısında ki gelişmelere koşut olarak o eski kompradorluk ve yarı
sömürge statüsünün değişime uğramasının ve orta seviye, bölgesel emperyalist
bir güç olarak sisteme eklenmiş olmasının sağladığı görece serbestlik pozisyonu.
İkincisi ise ta başından itibaren TC. Devletinin emperyalist devletlerle
ilişkisinin tam bağımlılık ilişkisi veya doğrudan sömürge olmamasın sağladığı kısmi
serbestlik durumudur. Örneğin o koşullarda bile Kemalistler farklı kutuplardan
olan ve keza kendilerinin de ideolojik olarak düşman gördüğü SSCB ile de ilişki
geliştirebilmişlerdir. Keza 2. Dünya Savaşına doğrudan katılmayarak, görece “tarafsız”
kalma pozisyonu takınabilmişlerdir vs. Bugün ise ulaştığı iktisadi gücün
kendisine kazandırmış olduğu görece serbestiyle, eksenler arası gerilimlere
oynayarak, yeni pozisyonlar elde etme ve keza çift taraflı ilişkilenme
denemeleri yapabilmektedir. Bunlar da inkardan gelinemeyecek olgusal gerçeklerdir
vs. Ancak bir diğer yadsınamaz olgu da mevcut iktidarca temsil edilen TC.
Devletinin genel olarak “Batı ekseni” ve özel olarak da ABD yörüngesinde olmaya
devam ettiğidir. Ve keza verili koşullarda Erdoğan’ın kendi iktidarının
ikbalini önemli oranda mevcut ABD iktidarıyla girmiş olduğu angajmanlara bağlamış
olduğu da bir başka olgudur.
Türk devletinin İran’a saldırı savaşındaki pozisyonu ise aslında hiç de
bazı çevrelerin gördüğü ve yansıttığı gibi bir gerçekliğe sahip değildir. Yani
ne Bahçeli ABD-İsrail karşıtı ve İran destekçisidir ve nede Erdoğan savaş
karşıtı bir arabulucudur. Hatırlanırsa bu aynı iktidar bloğu örneğin Libya’ya
operasyon başlatıldığında da aynı “itidal” çağrıları yapmıştı. Ama ne zaman ki
saldırı ve yağma savaşı NATO’ya ihale edildi, Türk devleti o itidal çağrılarını
bir kenara fırlatıp, acar çapulculardan biri oluverdi. Yani burada sorun, bütün
bu olan ve olmakta olan saldırı savaşlarının tamamının Orta ve Yakın Doğu’nun ve
hatta buna eklemlenen Orta Asya ve Kafkasya’nın emperyalist yeniden dizayn, yani
yeniden haritalandırılarak paylaşılmasının gereğince oldukları ve
olacaklarıdır. İran’a düzenlenen saldırı savaşları da bu emperyal projenin en stratejik
ve en zorlu evrelerinden biridir. Türk devleti de bu projenin hayat bulmasında taahhütlerde
bulunmuş ve hatta “eş başkanlık” rolü üstlenmiş bir devlettir. Erdoğan iktidarı,
kendi ömrünü uzatmanın bir garantisi olarak da ele almaktadır bu süreci.
İşte İran’a karşı bu saldırı savaşında Erdoğan iktidarının gerçek tavrının
nasıl olduğunun isabetlice ifade edilebilmesi için öncelikle bütün bu çok
önemli hususların unutulmaması ve de altının da kalınca çizilmesi gerekiyor.
Suriye örneğindeki gibi bir tutum içine girmemiş olmasından ve keza
taktiksel olarak takındığı “arabuluculuk” tutumundan hareketle, hem İran
operasyonunun Büyük Orda Doğu ve Kafkasya projeleri gereğince olduğunu ve hem
de Türk devletinin Libya operasyonunda ki benzer taktiksel tutumunu unutarak, afaki
yorum ve değerlendirmeler de bulunmak isabetli olmaz.
(*) (https://kozgazetesi7.org/kozun-sozu-savastan-devrime-giden-yolu-acmak-icin/)
