Ataerkilizme karşı mücadele sınıfsaldır

 


Halil Gündoğan

9.03.2026

 

“8 Mart, ‘kadınlar günü’ değildir” başlıklı makaleme ilişkin Yeni Kadın’dan bir arkadaşın takındığı tavır ve ileri sürdüğü başlıca itirazlar üzerinden, sorunu biraz daha anlaşılır kılma ihtiyacı duydum. Çünkü aslında bu ve benzeri anlayış ve yaklaşımlar maalesef ki daha geniş kesimlerde de mevcut. Dolayısıyla da bu, ideolojik-siyasi mücadele bağlamında, kayıtsız kalınmaması gereken bir durumdur. Getirilen başlıca itiraz noktaları şunlar:

 

*) “Fakat kadın mücadelesi konusunda öznesi olmayan arkadaşların bu kadar rahat bir şekilde istedikleri gibi yazıp çizmesini (…) kabul etmiyorum.”

 

Bu itiraz gerekçesi gerçekten de çok belirleyici bir yerde durmakta. Çünkü her şeyden önce bu itiraz, “kadın sorununun” hangi perspektifle ele alındığını deşifre etmektedir. Şayet “kadın sorunu” olarak kodlanan ve esası tamamen ezen-ezilen cins çelişmesi ve dolayısıyla da kadının özgürleşmesi mücadelesi, cinsiyetçi (ya da benim tanımladığım bir başka ifadeyle “kadıncı”) perspektiften değil de Marksist sınıf mücadelesi perspektifinden ele alınmış olsaydı; bu sorunun öznesinin sadece kadınlar olamayacağı rahatlıkla idrak edilebilirdi. Çünkü Marksist perspektife göre ezen-ezilen cins çelişmesi, toplumsal gelişme seyri içinde kadının ezilen, erkeğin de ezen cins pozisyonu ta en baştan böyle kurulmuş değildir. Hatta tam tersine kadın, ilkel toplumsal şekilleniş sürecinde kabile veya mensubu bulunduğu kılanın hükümranı pozisyonundadır. Soy, ana üzerinden devam eder, vs., vs. Ancak bu süreç, erkeğin üretimde ki baskın gücünü kullanarak ürün fazlasına ve daha sonrada üretim araçlarına tek taraflı olarak el koymasıyla, tersine döner. Kadın iktisadi ve sosyal statüsünü yitirir ve toplum, anaerkil statüden, radikal bir yıkımla ataerkil statüye evrilir. Bu, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişin, emek ve cins sömürüsünün de başlangıcı olur. Kadın da artık erkeğin hem özel mülkiyeti ve hem de özel mülkiyetin erkek soyu üzerinden devam edebilmesinin temel aracı durumundadır. Ve toplum, sırasıyla köleci, feodal ve nihayetinde kapitalist evrelerden geçerek, üretim araçlarının bu özel mülkiyet sistemini tahkim ederek bugünlere evrilir.

 

Fakat üretim araçlarının özel mülkiyeti, genel olarak erkeğe ait olma şeklindeki o ilkel statüsünü çok fazla sürdüremez. Bu mülkiyet hızla belli bir azınlık zümrede toplaşır ve böylece erkeklerin ezici çoğunluğu mülksüzleştirilerek; diğer azınlık zümre himayesinde çalıştırılacak iş gücü unsuruna dönüştürülecektir. Bu, toplumun gerçek anlamda artık ezen-ezilen sınıflar olarak yeniden şekillendiği dönemdir de artık. Ve bu aşama itibariyle azınlık bir avuç erkek dışında, kadın ve erkek bu sistemin ezilen, sömürülen ve özgürlükleri ellerinden alınarak köleleştirilenleri ortak paydasında buluşturulmuş olur.

 

Tabii erkeğin bu genel mülksüzleştirilmesi, sistemin temel ana motivasyonlarından biri olan ataerkil sistemin lağvedilmesi sonucunu doğurmuyor. Çünkü bu sınıflı toplumların tamamı, kadının erkeğin “tapulu” özel mülkiyeti olarak, onun buyruğu altında tutulmasını gerekli kılar. Çünkü başka türlü sistemin ihtiyacını duyacağı en öncelikli üretim aracı olan insan işgücünün yeniden üretimi teminat altında alınamaz. İşte bundan ötürü de üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemi kadını ikili bir sömürü ve baskı kıskacında sokar. (Bugün bu kıskacın eril boyutu, özelliklede teknolojinin geliştiği ve üretimin insan işgücüne daha az geresinim duyduğu toplumlarda giderek zayıflama eğilimi içindeyse de ama kadın üzerindeki bu çifte kıskaç genelde olanca katılığıyla devam ettiği de olgusal bir gerçek.) Yani anlaşılacağı üzere, kadın üzerindeki erkek baskı ve sömürüsünün, bir başka ifadeyle ataerkil sistemin temelinde yatan esas olgu da üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemidir. Dolayısıyla da bu sistem, mülksüz zümrenin kadını ve erkeğinin doğal ve kaçınılmaz ortak düşmanı olur.

 

Daha özel olarak ifade etmek gerekirse, üretim araçlarının özel mülkiyetinin bir aparatı olan ataerkilizme karşı mücadele, aynı zamanda bunu var eden sisteme karşı mücadelenin de ayrılmaz organik bir boyutunu oluşturur. İşte bu olgudur erkeği ve kadını sınıf mücadelesinin ortak özneleri kılan şey. Ve ama şu da olgusal bir gerçektir ki hem henüz sınıf bilinci edinmemiş erkekler ve kadınlar ve hem de şu veya bu nedenlerle sınıf mücadelesini üretim araçları özel mülkiyeti sisteminin kökten tasfiyesine vardırmakta çekinceleri olan farklı toplumsal kesimlerden kadınlar, ataerkilizme karşı mücadeleyi, bu bütünselliği içinde ele alıp, anti kapitalist devrimci sınıf mücadelesinin bir unsuru yapmaz. Özellikle de ataerkilizme karşı mücadele sorununu burjuva demokrasisi ekseninde kalan bir takım eşit hakların kazanılması mücadelesine indirgeyen liberal burjuva ve bir kısım küçük burjuva radikal feminist akımlar, ataerkilizme karşı mücadeleyi kendi başına bir şey olarak ele alır ve sunar. Dolayısıyla da bu perspektif, kendiliğinden bir şekilde mücadeleyi, kadınların erkek egemenliğine karşı kadın mücadelesine indirger. Haliyle de “kadın sorununun” çözümünün, ataerkilizme karşı kadınların mücadelesiyle mümkün olabileceği varsayılır. Tabii sorunu gerçek içeriğinden yalıtıp bu şekilde darlaştıranlar açısından bu mücadelenin öznesi de tek başına kadınlar oluyor.

Ama gerek Yeni Kadın’dan ve gerekse benzer kriterlerle erkekleri dışta tutarak, ezen-ezilen cins mücadelesinin asli unsurunun sadece kadınlar olabileceğini savunanlar muhtemelen: “Hayır biz böyle darlaştırmıyor ve ‘kadın sorunun” çözümünü ataerkilizmle mücadeleye indirgemiyoruz. Biz soruna sınıfsal bakıyor ve kadının gerçek kurtuluşunun sosyalizmle mümkün olabileceğini savunuyoruz.” Diyeceklerdir. Bu durumda şunu sormak gerekecek doğal olarak: Peki ataerkilimz sorunun kendisi ve buna karşı mücadele sınıfsal değil mi? Marksist kalınarak sınıfsal olduğu yadsınamayacaksa; o halde tüm sınıfsal sorunların ve sınıf mücadelesinin öznesi cins ayrımsızken; ataerkilizme karşı mücadele neden cins esasına dayanıyor olsun? Herhalde söz konusu görüş ve yaklaşım sahiplerinin buna ilişkin Marksist bir cevapları vardır. Yok ise, o halde kendilerine yönelttiğim liberal burjuva ve küçük burjuva radikal feminist çevrelerin etkisinde olduklarına dair eleştirim karşısında da söyleyecek bir sözlerinin olmaması gerekir herhalde ki değil mi?

 

Aslında Yeni Kadın’dan arkadaşın ve daha pek çok kişi ve kesimce dillendirilen: “kadın mücadelesi konusunda öznesi olmayan arkadaşların bu kadar rahat bir şekilde istedikleri gibi yazıp çizmesini (…) kabul etmiyorum.” Keza “Ve sizin için belki zor olacak ama özellikle bu günlerde kadın meselesinde biraz geri durmayı öğrenmeniz gerekiyor.”  Şeklinde, popüleritesi de hayli yüksek bu vb. sözler, bu etkinin tam olarak hangi boyutlara varmış olduğunun da birer göstergeleri olsa gerek.

 

Özetle, ileri sürüldüğünün ve sekterce dayatıldığının aksine erkekler de kadınlar gibi, ataerkilizme karşı yürütülen sınıf mücadelesinin özneleridir. Çelişkinin özgünlüğünden ötürü kadınların bu mücadelenin baskın önder ve ana gücünü teşkil ediyor olmaları bu gerçeği dışlamaz.

 

*) “Kadın mücadelesini yalnızca feminist mücadeleye indirgediğimizi söyleyen sizlersiniz. Biz her ‘erkek egemenlikten’ bahsettiğimizde hemen ‘aa feminist’ diyerek meseleyi basitleştiriyorsunuz. Oysa biz yalnızca patriarkayla değil, ne yazık ki kendi içimizdeki bu düşüncelerle de mücadele ediyoruz.”

 

Burada gösterilen tepki ve yapılan eleştiriye ilişkin de kısaca şunları söylemekle yetineceğim: Feminizm konusunda maalesef ki hem geri bilinç düzeyli geniş halk kesiminde ve hem de kendisini basbayağısından sosyalist/komünist addeden bazı kişi ve yapılarda köklü, yanlış bir algılayış var. Sorunun bu boyutuna ilişkin yazmış olduğum şu makaleme bakılabilir. (https://halilgundogan.blogspot.com/2020/12/sahi-feminizm-bir-burjuva-kadin-haklari.html)