Halil Gündoğan
29.03.2026
Takvimler 1980 yılının 31 Mart’ını gösteriyordu … Aylarca öncesinden partinin önümüze koyduğu bir cezalandırma eylemini gerçekleştirecektik. Eylem yeri, İstanbul Feriköy’dü. Belediye otobüsü son durağına uzak sayılmayacak bir mesafedeydi. Herkesin işe veya okula gitmek üzere sokağa çıkmaya başladığı sabahın o erken denilebilecek saatleriydi. Hafiften de yağmur çiseliyordu…
Gönlerce öncesine uzanan hazırlıklarımız gereği, onun evinin çıkışını net
bir şekilde gören, boş bir inşaatın girişinde konumlanmıştık. Üç kişilik bir
TİKKO şehir gerilla timiydik. Tim komutanıydım. Kimin nasıl davranacağına dair
son tatbikatımızı bir gün önce Okmeydanı’nda bir arkadaşımızın evinde
yapmıştık.
Hedef seçilen kişi, Kızıldere operasyonunda yer almış, MİT mensubu ve aynı
zamanda polis komiseri de olan bir profesyoneldi. Dolayısıyla da işin hafife
alınır bir yanı yoktu. Doğallığıyla, karşı hamlede bulunma fırsatı
tanıyamazdık. Keza çelik yelekli olabileceğini de hesaba katmamız gerekiyordu,
nitekim kattık da. Planlama gereği arkadan yanaşıp, kafasına sıkarak etkisiz
hale getirecektik. Bunun için son derece seri ve sessiz yanaşmalıydık ona. Öyle
ki ayakkabılarımızı bile buna uygun seçtik. Her birimiz de 14’lü olarak tabir
edilen silahlar vardı. Yedek olarak ben de ayrıca Fransız Onlusu, bir arkadaşta
da kendi el yapımımız el bombası vardı. Olay yerinde boş kovan bırakmamak için,
doğrudan hedefe sıkacak olan arkadaş silahını bir poşet içinde kullanacaktı.
Vurup etkisizleştirdikten sonra, üzerinde taşıdığı 14’lü silahını da alacaktık.
Buna göre bir arkadaş savunmada kalacak, ben ve diğer arkadaş ise hedefe
yönelecektik…Derken, heyecan ve sabırsızlıkla beklediğimiz o an geldi. Adam her
zamanki sakinliği ve rutiniyle evinden çıkıp, şemsiyesini de açarak otobüs
durağı yönünde yürümeye başladı. Biz de kararlaştırdığımız şekilde derhal
harekete geçtik. Silahını kullanacak arkadaş bir adım kadar önümde, sessizce
yürüyerek adamın yanı başına sokulduk. Arkadaş doğrudan kafasını hedefleyerek
silahını ateşledi. O yere yığılırken, eğilip belindeki silahı alıp, cesedin
üzerine de bir bildiri bırakıp, hızlıca oradan uzaklaştık.
Bildiri parti imzalıydı. Eylemin, 30 Mart’ta Kızıldere’de katledilen Mahir
Çayan ve arkadaşlarının anısına gerçekleştirildiği ifade ediliyordu. Ancak
devlet bu bildirinin bilgisini kamuoyundan gizledi. Dev-Sol’un yerel
örgütlülüğü de eylemi kendi silahlı güçlerince gerçekleştirildiğinin
açıklamasını yaptı.
Eylemin akabinde polis ve MİT’in ortak operasyonuyla Kurtuluş örgütünün
Feriköy ve Kurtuluş örgütlülüğüne operasyon çekilerek, birçok kişi göz altına
alındı. Sanırım iki veya üç gün kadar sonra da birkaçı, Ahmet Öztürk’ün katil
zanlıları olarak TV ekranlarından afişe edildiler. Pervasızlığa bakın ki onlardan
birkaçına, olayı nerede ve nasıl yaptıklarının, yer göstermeli tatbikatı dahi
yaptırıldı. Sonra bu arkadaşlardan birkaçına, İstanbul sıkıyönetim askeri
savcılarından olan Abdülkadir Davarcıoğlu tarafından, idam cezasıyla, dava
açıldı. Ben tutsak düşmeseydim ve eylemi parti eylemi olarak üstlenmemiş
olsaydım, sırf intikam ve devletin “muktedirliğine” zeval getirmemek adına o
arkadaşlardan birkaçının asılacağı kuvvetle muhtemeldi. Bunun böyle olacağını,
1981 Mayıs’ında Abdülkadir Davarcıoğlu ile yaptığım görüşmeden hareketle,
rahatlıkla ileri sürebilirim. Sordum kendisine:
“Eylemi TİKKO’nun yaptığını bildiğiniz halde, eylemle herhangi bir ilişkisi
olmayan Kurtuluş örgütünden bu arkadaşların üzerine neden yıktınız bunu? Keza haydi
zevahiri kurtarmak için bunu yaptınız diyelim, peki neden bu insanlar hakkında
idam cezasıyla dava açtınız?” Verdiği yanıt mealen şöyleydi:
“Proleter, ortada devletin ali menfaatleri ve itibarı söz konusu olunca
söylediklerinin hiçbir hükmü yok. Bizim için önemli olan kamuoyuna devletin
gücünü göstermektir. Bunun yolu da: ‘Failler hemen yakalanmış ve hak ettikleri
cezaya da çarptırılmışlardır’ diyebilmektir. Dolayısıyla da senin lafını
ettiğin o hak-hukukun burada önemi yoktur.”
“Peki” dedim, “yani ben yakalanıp bu olayı üstlenmemiş olsaydım, gerçekten
de o adamları asacak mıydınız?”
İnsanın kanını dondurur türden büyük bir soğuk kanlılıkla şu yanıtı verdi:
“Sana can borçlular. Gayet tabii ki bu ceza uygulanırdı. Şansları varmış.”
Bu eyleme ilişkin bir diğer önemli detay ise şu olmuştu: Tutsak düştüğümde,
Süleyman Cihan’a bağlı, TİKKO Marmara Bölge Komitesi askeri sorumlusuydum.
Haliyle de örgütün bütün askeri eylemleri ve askeri malzemelerinin sorumlusu
tutuluyordum işkenceci sorgucular tarafından. Tabii eylemleri üslenip,
haklılığı ve meşruluğunu savunmakla birlikte; onlara hiçbir askeri malzeme
vermedim. Artık o kadar zorlanıp acze düşmüşlerdi ki uzunca bir süre şunun için
işkence yapar oldular:
“Proleter, tamam, artık senden örgütün silahlarını istemiyoruz. Ama Ahmet
Öztürk’ten aldığınız o siyah kabzalı 14’lüyü istiyoruz. Yolu yok, onu
vereceksin. O devletin namusu, onu bize vermen gerekiyor. Söz, bizi götür
silahlarınızı sakladığın yere, sadece kendi silahımızı alacağız, diğerlerine
karışmayacağız.” Dediler, diyebildiler. Tabii ben de her seferinde gülüp tadını
çıkardım o zavallı çaresizlik hallerinin.
Kızıldere’de Türk devleti tarafından hunharca katledilen Mahir Çayan, Hüdai
Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım
Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Saffet Alp isimli devrimcilerin anısına
saygıyla, bunu sizlerle paylaşmak istedim.
