Halil Gündoğan
6.03.2026
Kısa tarihçesiyle 8
Mart
Bilindiği gibi 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentine binlerce tekstil/dokuma işçisi kadın düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve keza dayatılan diğer insanlık dışı yaşam ve çalışma koşullarını protesto etmek için grev yapar. Polis ve diğer grev kırıcı paramiliter güçlerin saldırısı ve keza çıkan yangın sonucu, resmi kayıtlara göre çoğunluğu kadın olmak üzere 129 işçi hunharca katledilir.
Bugünün anısına Clara Zetkin, 1910 yılında Kopenhang’da düzenlenen
Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’na, her yıl “Dünya Kadınlar Günü”
kutlanması önerisinde bulunur ve bu, oybirliğiyle kabul edilir. Anlatılar
muhtelif olsa da ancak yaygın kabul, günün “8 Mart” ve isminin de “Dünya Emekçi
Kadınlar Günü” olarak kesinleşmesi, Ekim Devrimi sonrası (1921)
gerçekleştirilecek olan bir sonraki Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda
olduğudur. Bu isim değiştirme gereksinimi esas olarak “‘sınıfa karşı sınıf’
politikalarıyla ve kadınların eşit haklar mücadelesini seçme ve seçilme
hakkıyla sınırlı gören ‘burjuva’ kadın hareketlerinden ayrılarak ‘kadınların
kurtuluşu ancak işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizmle mümkündür’ düşüncesiyle
bağlantılıydı.” (*)
Hedef yitimine
uğratma süreci
“Fakat 1930’lu yıllarda ‘faşizme karşı birleşik cephe’ politikalarına geçiş
sürecinde tekrar ilk baştaki ‘Dünya Kadınlar Günü’ adına dönüldü. Bu değişiklik
daha sonra kadın örgütlenmesi alanına da yansıdı ve sosyalizmi (veya komünizmi)
hedefleyen ve sadece 'işçi/emekçi kadınlar’ ya da ‘sosyalist/komünist kadınlar’
ile sınırlı bir örgütlenme anlayışı da terk edilerek 1945’te Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu
kuruldu.” (*)
1975 yılında ise, artık resmiyette hangi ihtiyacın ürünü olarak gerekli
görüldüyse, 8 Mart, Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Kadınlar Günü” olarak
ilan edilip resmileştirildi. Gayet tabii ki bunun aslında, burjuvazi tarafından
kurgulanan bilinçli bir ideolojik müdahale olduğu açıktır. Her şeye ve alana
olduğu gibi, sınıfsal perspektifli kadın mücadele ve örgütlülüğüne de yapılmış,
stratejik bir dejenerasyon
operasyonudur. Temel amaç, esasen sınıfsal temelde ortaya çıkmış, sosyalizm
hedefli bu anti kapitalist ve anti patriyarkal kızıl-mor hareketi, bileşim ve temel
programı üzerinde oynayıp, hedef yitimine uğratarak reformize edip, sistem içi
kılmaktı. 8 Mart’a sınıfsal karakter kazandıran o “Emekçi” sıfatı, işte tamamen bu amaçla kaldırılmıştır, demek yanlış
olmayacaktır. İstenen, kadınların ufku ve öfkesi sadece veya ağırlıklı olarak esasen
anti patriyarkal çerçevede, cinsiyet eşitliği temelinde bir takım demokratik
“kadın haklarının” kazanılması mücadelesiyle sınırlı olsun. Kadının gerçek
anlamda özgürleşmesinin, onun ve sınıf kardeşi erkeğin köleleştirilmesinin ve
erkeği kadının efendisi kılmanın ana zeminini oluşturan ve temel dayanağı olan
üretim araçlarının özel mülkiyeti sisteminin yıkılmasının gerekliliği
düşüncesinden uzaklaşsın. Diğer sınıf ve katmanlardan kadınlarla, ataerkilizme
karşı mücadele ortak asgari paydasında buluşarak, sadece burjuva demokrasi
çerçevesinde kalacak bir “radikal kadın hakları mücadelecisi” olsun ve mümkün
olabildiğince o potada erisin.
Sınıfsal
perspektifin flulaşması
Nitekim gerek burjuvazinin bu müdahalesi ve gerekse sol-sosyalist ve esasen
de komünist hareketlerin dünya genelinde giderek güç yitirmesi sonucu,
sosyalist/komünist kadın hareketlerinin önemlice bir çoğunluğunun sınıfsal
perspektifle aralarında ki makasın giderek açıldığı ve cinsiyetçi yaklaşımların
daha bir rağbet gördüğü, inkârdan gelinemez olgusal bir gerçekliktir. Keza buna
koşut olarak, günümüz kadın hareketini domine etmekteki etkisini her geçen gün
katlayarak arttırmakta olan liberal burjuva ve çeşitli akımlardan radikal küçük
burjuva feminist ve anarşist hareket ve anlayışların çeperinde, günü kotarmanın
derdine düşecek kadar da geri pozisyonlara düşmüş durumda.
Kendilerini sosyalist/komünist olarak tanımlamaya devam eden birçok çevre
her ne kadar da teorik düzlemde kadının kurtuluşunu/özgürleşmesini sınıfsal
perspektifle ele almaya devam ediyorsa da ama hiçbirinin sosyal pratik tutumu
bu perspektifin gereklerine uygun şekilleniyor değil. Bu hareketlerin neredeyse
tümüne yakının kadın seksiyonları radikal küçük burjuva feminist hareketlerin,
şu veya bu oranda etkisi altında. Öyle ki kendilerini hâlâ sınıf perspektifli
komünist kadın örgütleri olarak tanımlayan bu kesimlerin mücadele strateji ve
argümanları sosyal pratikte daha çok, cinsiyet eşitliği odaklı, anti
patriyarkal mücadele eksiniyle sınırlanmış durumda. Bu öylesine karakteristik bir belirleyendir ki bu yapılar, sınıfsal
mücadele perspektifiyle hiçbir şekilde bağdaşmayacak olan cinsiyetçi tutumlar
takınmakta ve bunu giderek daha da katılaştırarak devam ettirmekteler örneğin.
Sınıfsal perspektif
cinsiyetsizdir
Bilinir ki sınıf mücadelesi perspektifi anti kapitalist, anti emperyalist,
anti faşist anti patriyarkal ve anti laik hiçbir mücadele programını cins
ayrımcılığı kriteriyle ele almaz. Tam aksine kadın ve erkek her iki cinsiyetten
sınıf kardeşlerinin el ele, omuz omuz ve sırt sırta mücadele birlikteliğini
öngörür ve bunu gerçekleştirebilmeyi de ayrıca özel görev edinir. Bu temel
perspektifi bilmiyor olabilirler mi hâlâ sınıfsal içerikli slogan ve şiarları
haykıranlar, bu içerikli yazılar kaleme almaya devam edenler?
Biliyor ve samimiyetle sahipleniyorlarsa, o halde örneğin doğrudan anti
kapitalist sınıf mücadelesinin eseri olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde
ve keza doğrudan ezen-ezilen cins çelişmesinin ifadesi olan ataerkil sisteme
karşı mücadelenin bir unsuru olarak, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Iluslararası Mücadele Günü’nde (25
kasımda) düzenlenen yürüyüş ve mitinglere kadınlar kortejinde ve kadın
örgütünün disiplin ve önderliği altında omuz omuza olmak isteyen erkek
yoldaşlarının katılımını ısrarla engellemenin izahatı ne olabilir ki? Bu, cinsiyetçi
bir kriter değilse, nedir? Bu, sınıfsal sorunlarda sınıf mücadelesini
cinsiyetler üzerinden tasnif etme pratiği değilse, nedir? Bu, günümüzde
doğrudan kapitalist ve ataerkil sistemlerin ürünü olan “kadın sorununu” yani
kadının özgürleşme sorununu cins ayrımcılığı üzerinden erkekle mücadeleye
indirgeyen bir kısım radikal feminist akımlarla aynılaşmak değilse, nedir? Bu
pratiğe sahipken, sınıf perspektifli slogan ve şiarları tekrarlıyor olmak
tutarsızlık ve esasen de pusula yitimi değilse, nedir?
Asgari ve azami
program denklemi
Tabii ki oran ve şiddet derecesi değişmekle birlikte ezen-ezilen cins
çelişmesi, sınıf ayrımsız olarak tüm kadınları, ataerkilizme karşı mücadelede
asgari hedef olan “cinsler arası tam hak eşitliği” zemininde ortaklaştırır. Bu
ortaklığı, bağımsız sınıf perspektifini titizlikle koruyarak sağlamak, elbette
gerekiyor. Bu bir nevi, “kadın sorununun” burjuva demokrasisinin elverdiği
ölçüler dahilinde, belli bir düzeye kadar çözümünü sağlamak için, ezen-ezilen
cins çelişmesinin muhatabı olan tüm kadınlarla ortak bir mücadele cephesi
oluşturma ihtiyacının gereğidir de zaten.
Ve karakteri itibariyle anlaşılacağı üzere bu tarz bir çözüm, köklü çözüme
vardırmayan reformist bir çözümdür. Fakat yine de sorunun böylesi kısmi bir
çözüme kavuşmasıyla, başta liberal burjuva feministleri olmak üzere, birçok
küçük ve orta burjuva feminist harekeler de bununla yetinmeyi yeğleyerek,
kadının gerçek kurtuluşunun ana zemini olan üretim araçlarının özel mülkiyeti
sitemini ortadan kaldırma devrimci yönelimine sırt çevireceklerdir. Onlar bunu,
“kötü niyetli dönekler” oldukları için değil, sınıfsal karakterlerinin olağan
sınırı gereği böyle davranacaklardır.
İşte “kadın sorununun” daha doğru bir ifadeyle ezen-ezilen cins
çelişmesinin gerçek çözümünü ancak ki üretim araçlarının özel mülkiyeti
üzerinden kendisini var eden kapitalist ve ataerkil sistemi hedefleyen
sosyalist/komünist perspektifli sınıf mücadelesi sağlayabilir. Dolayısıyla da kendisini
sosyalist/komünist addeden her siyasal oluşum (parti, kadın, gençlik ve demokratik
kitle örgütleri dahil) ve kişilerin, ezen-ezilen cins çelişmesinin gerek
reformsal ve gerekse devrimci çözümünü sınıfsal perspektife sıkı sıkıya bağlı
kalarak ele almaları gerekiyor. Sınıfsal perspektif ise her türlü ırk, milliyet
ve cinsiyet ayrımını kesin bir katılıkla reddeder.
“Kadın sorunu”
sınıfsaldır
Bu bağlamda gerek anti kapitalist özelliği itibariyle 8 Mart Dünya Kadınlar
Günü ve gerekse anti patriyakal özelliği itibariyle 25 Kasım Kadına Yönelik
Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü tamamen sınıfsal bir öze sahipken; bu
her iki günü de “Kadınlar Günü” ve “kadınların mücadelesine” indirgemek, en âlâsından
cinsiyetçi bir yaklaşımdır. Doğru yaklaşım, bu her iki sınıfsal sorunu da
cinsiyet ayrımı yapmaksızın, en geniş katılımlı mücadeleye dönüştürmek
olmalıdır.
(*) (https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnya_Kad%C4%B1nlar_G%C3%BCn%C3%BC)
