Halil Gündoğan
4.08.2026
“Deve mi Kuş mu”
muamması
Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı ile start almış ve o günden bugüne de kesintiye uğramadan devam ettirilen bir “süreç” var. “Deve mi kuş mu?” olduğunun çok da anlaşılması istenmeyip, özellikle de muallakta bırakılmak istenen bir “süreç”! Tabii “sürecin” bu muamma hali, aslında sadece Kürtler ve diğer geniş kamuoyu için söz konusudur. Çünkü devlet ve Apocu Kürt Siyasal Hareketinin yönetici kademesi açısından ortada bir muamma durumu yok. “Süreç” çok açık bir şekilde, Apocu Kürt Siyasal Hareketi tarafından yürütülen silahlı mücadele ve silahlı mücadele örgütlerinin tümden tasfiye edilerek, sisteme eklemlenmesinden ibarettir.
Hedef birlikteliği
var
Taraflar psikolojik hassasiyetlerine uyarlı olarak tanımlayıp sunmakta. Örneğin
devlet bunu daha açıkça bir ifadeyle, “Terörsüz Türkiye ve Bölge” olarak
kodlarken; Öcalan ve örgütü ise “Demokratik Entegrasyon” olarak ambalajlamayı
tercih ediyor. Fakat böyleyken, aslında devletin kodladığı hali, “sürecin” tam
olarak ne olduğunu çok daha doğrudan ifade ediyor. Çünkü zaten devletin “terör”
ve “terör örgütünden” anladığı ve de anlaşılmasını istediği şey, silahlı
mücadele ve bu mücadeleyi bir fiil yürüten örgütlü yapıdır. Dolayısıyla da “Terörsüz
Türkiye ve Bölge” ile kast ettiği de en azından Apocu Kürt Siyasal Hareketi
önderliğinde yürütülen silahlı mücadelenin ve bunun örgütsel mekanizmalarının
koşulsuz tasfiyesidir. Devletin Öcalan ile vardığı söylenen “mutabakatın” aslı
da astarı da bundan başka bir şey değildir.
“Süreç” Kürt sorunun
çözümünü hedeflemiyor
Yani bu “mutabakatın” hiç ama hiçbir yerinde bu silahlı isyana meşru zemin
sunan Kürt sorununun kısmi de olsa çözümüne dair en ufak bir atıfta dahi
bulunmuyor. Yani Öcalan ile devlet arasında en azından şöylesi küçük bir
pazarlığın yapılmamış olduğu, hazırlanan ve adına “çerçeve yasa” dedikleri
icraatlarından da rahatlıkla anlaşılabiliyor: “Benden silahlı mücadeleyi
sonlandırmamı ve silahlı güçlerimi de dağıtmamı istiyorsunuz. Tamam, ben bunu
yapabilirim. Ama peki bu silahlı isyanın sebebi olan siz, Kürt sorununa nasıl
bir çözüm sunmayı düşünüyorsunuz acaba?”
“Sürecin” başarıyla devam ediyor olduğunun göstergesi olarak allayıp
pullayarak sunulan “Çerçeve yasanın” özü de çerçevesi de Apocu Kürt Siyasal
Hareketi mensubu dağ, yurtdışı ve hapishanelerdeki kadro ve militanlarının
sisteme nasıl entegre edileceğinin hukuksal kılıfından ibarettir. Bunun
başarılmasıyla, devletin “Terörsüz Türkiye”, Öcalan’ın “Demokratik Entegrasyon”
süreci de böylece tamamına ve “muradına” ermiş olacak.
Devlet Kürt sorunun çözümüne ilişkin Öcalan’a herhangi bir vaatte
bulunmuyor. Bunun yerine: “50 yıldır yürüttüğün silahlı mücadeleyle elde
edebildiğin bir şey yok. Size de bize de bayağı ağır bedellere mal oluyor. Gel
bu yoldan vaz geç. Mücadelenizi parlamento zeminin de demokratik yollarla
yürütün.” Diyerek, yeni bir yol öneriyor. Öcalan da bunu kabul ediyor. Nitekim
27 Şubat çağrısı bu kabulün bir belgesi ve ifadesidir de.
Yani Öcalan’ın yeni “çözüm yolu” ya da “mücadele stratejisi” olarak sunduğu
“Demokratik Entegrasyon”, Kürtlerin hiçbir kolektif ulusal hak elde etmeden,
koşulsuz bir şekilde silahlı mücadele stratejisini terk etmelerini ön görüyor.
Keza yine aynı şekilde, ulusal hak talep etme ve bunun mücadelesini de devletle
büyük bir uzlaşı içinde, demokratik yolardan örgütleyip kazanmalarını ön
görüyor. Dolayısıyla da görüleceği gibi; aslında isimlendirme, kodlama ve
sunumları farklı olsa da devlet ile Öcalan (ve tabii örgütü), “sürecin” özü ve
çerçevesi konusunda tam bir mutabakat içindedirler.
Yeni bir Türk ulus
devleti oluşturma projesi
Yine buradan da rahatlıkla görülüp anlaşılacağı gibi; Öcalan’ın “Demokratik
Entegrasyon” projesi iki aşamadan oluşuyor: İlki, silahlı mücadele ve silahlı
örgütlü gücün tasfiye edilerek, devletin “Terörsüz Türkiye ve Bölge”
stratejisinin gereğini yerine getirmektir. İkincisi ise; Kürtleri dört
parçadaki egemen ulus devlete entegre edip, onların bir bileşeni yapmaktır.
Hani Öcalan’ın sıklıkla örneklediği “İsviçre ve Amerika Ulusu” var ya işte
tıpkı onlar gibi, bileşenleri Türk, Kürt, Arap vs. olan ulusların
entegrasyonundan yeni bir Türk ulus devleti oluşturmak. Bunu aynı şekilde,
bölgedeki reel politik durumdan hareketle, taktik olarak Suriye, Irak ve İran
somutunda da hayata geçirmek. Fakat esas proje bu değil elbet. Esas stratejik
proje, Kürdistan’ın diğer üç parçasını da Öcalan’ın değimiyle; “Misak-ı Milli
gereği” Türk ulus devleti çatısı altında birleştirip, Türk devletini büyük ve
güçlü bölgesel emperyal bir güce, yani yine kendisinin ifadesiyle, tıpkı “16.
YY da ki Osmanlı ihtişamına” ulaştırmaktır.
Bölgesel liderlik
rekabeti
Tabii bunun gerçekleşmesi biraz da dünya ve bölgesel güç dengelerinin
sunacağı imkanlara bağlı olacağından; “çantada keklik” değil yani. Bölgesel
lider güç olma hevesine sadece Öcalan ve Türk devleti sahip değil. İsrail ve
İran hali hazırdaki en güçlü rakipler. İran’ın defterinin dürülmesi
başarılırsa, şimdilik geriye en büyük rakip, İsrail kalacaktır gibi görünüyor.
Bu projenin hiçbir
yerinde yer alınamaz
Özetle devlet ve Öcalan’ın üzerinde mutabık olduğu bu projenin başta
Kürtler olmak üzere Türkiye ve bölgenin farklı milletlerine mensup halkları
açısından desteklenip sahiplenilebilecek hiçbir yanı bulunmuyor. Öyle ki bu
proje, ortaklaşılabilecek asgari bir demokratikleşme hedefi dahi taşımayan,
tamamen Türk devletinin iç faşistleşme ve bölgesel emperyal hedeflerine hizmete
uyarlı bir projedir. (*)
Ruşen Çakır diyor ya “Bu sürecin karşısında olanlar da var, destekleyenler
de. Ben başarıya ulaşmasını isteyenlerdenim. Çünkü Kürt sorunu değilse de ama hiç
olmazsa PKK sorunu çözülecek. Bu da devlet için büyük bir kazanım olacak.”
(Mealen)
Evet, derdi gerçek anlamda devlete demokrasi ve Kürt ulusunun en temel haklarının
çözümünün dayatılması olmayanlar için belki PKK’nin tasfiye ediliyor olması,
kendilerini hizmetine amade ettikleri devletleri için bir kazanım olabilir.
Bunların, devletin “Terörsüz Türkiye ve Bölge” ile neyi hedeflediğinin, bunun
içerde ve dışarda Türkiye, Kuzey Kürdistan ve bölge halkları için ne tür savaş
ve zorbalıkların vesilesi yapılacağının, iktidar bloğunun bunu nasıl daha koyu
bir iç faşistleşme aracına dönüştüreceğinin hiç mi hiçbir önemi bulunmuyor.
Yeter ki devletin ve iktidar bloğunun bekasına tehdit oluşturan bu “terör belası”
son bulsun. Keza aynı şekilde Öcalan’ın önerdiği “Demokratik Entegrasyon”
projesinin de devletin bu iç ve bölgesel hesaplarının bir aparatı olduğunun
hiçbir önemi bulunmuyor.
Fakat derdi demokrasi, ifade ve düşünce özgürlüğünün sağlanması olan, halkaların eşit haklara sahip olmasını, her türden ulusal ve dinsel/inançsal ayrıcalıklara tutarlıca karşı çıkmak olan, kendi ulusunun ve o ulusun devletinin bencil çıkarları için bölgesel veya genel emperyalist paylaşım savaşı hazırlıklarına kararlıca karşı çıkmayı önceleyen gerçek anlamda demokrat ve sol-sosyalistler için bu projenin desteklenebilir hiçbir yanının olmadığı açıktır. Bunlar kendilerine bu projenin gerçek amacını halka teşhir ederek, devleti ve Apocu Kürt Siyasal Hareketini gerçek anlamda demokratik adımlar atmaya ve Kürt ulusunun en temel demokratik haklarını tanımaya zorlamayı görev edinir. İşte kendilerini demokrat ve sol-sosyalist tanımlayanların bazıları da bundan yan çiziyor sayın Ruşen Çakır.
(*) Mazlum Abdi Neçirvan Barzani'nin Şam'ı ziyaretine ilişkin yaptığı açıklamada diyor ki: "Bu ziyaretin Suriye'nin istikrarına ve bölgedeki Kürt sorunun çözümüne olumlu bir etki yapacağına inanıyorum" İyi de sayın Abdi sen iradeni Öcalan'a, terörist Colani de Türk devletine ipotek bırakmışken; fukara Neçirvan Barzani bu durumda nasıl bir "olumlu etkide" bulunabilir ki? Yani Öcalan ve Türk devletinin Kürt sorununa sunduğu çözümsüzlüğü kabul etmiş olduğunuz durumda, bağımsızlı isteyen ve ama mevcut durumda federasyona razı olan Barzaniler ne diyebilir? Siz önce "Kürt sorununun çözümünden" neyi kastettiğinizi bir ortaya koyun ki dış destek güçlerinin de sizin adınıza olumlu destekler sunma imkanı oluşsun, değil mi?
