Halil Gündoğan
30.01.2026
Türk Devleti’nin
Rojava düşmanlığı bugün başlamadı
Halil Gündoğan
30.01.2026
Türk Devleti’nin
Rojava düşmanlığı bugün başlamadı
Halil Gündoğan
23.01.2026
Trump kişiliği ve ABD emperyalizmi
Güya “savaş karşıtı” seçim nutuklarıyla yeniden ABD başkanı seçilen zorba şahsiyet, bugün tam aksi yöndeki söylem ve tutumlarıyla 3. Dünya savaşının fitilini bir fiil ateşlemek için adeta yırtınırcasına bir gayretin baş aktörü durumunda. Gerçi bir-iki “barış” anlaşmasının altına ismini yazdırma becerisi gösterdiyse de ve ama bunlar ona, o çok arzuladığı barış ödülünü getirmedi. Galiba ödülü verecek olan kurum, onun içindeki gerçek “cevheri” olan savaş canavarını görmüş olmalı ki kendi itibarını koruma ihtiyatıyla hareket etti. Akıllıca bir ihtiyat tabii. Çünkü Trump, kişilik özellikleri olarak hiçbir ölçü kalıbına girmeyen, şehveti bir aç gözlülükle her yere ve her şeye saldırarak; “bu da benim” ve “bu da benim olsun” diyen o “vahşi kapitalizm” döneminin ya da dünyanın her bir karış toprağına hükmetme histerisine kapılmış orta çağ dönemi hükümdar aktörleri gibi, her şeyi ABD’nin emrine amade kılmak isteyen biri. Ve bu aslında, içine girilen 3. paylaşım savaşı sürecinde, ABD emperyalizminin tamda ihtiyacını duyacağı bir aktör modelidir de. Bunun da altını böylece çizmek gerekiyor. Yani Trump’ın kişilik karakteriyle ABD emperyalizminin süreç açısından ihtiyacını duyacağı başkanının karakteri birebir örtüşmüş oluyor.
Halil Gündoğan
16.01.2026
Türk Devleti
operasyonun asli failidir
Halil Gündoğan
8.01.2026
Özel hesap, Misak-ı
Milli
Daha önceki birçok makalemde gerek şeriat özlemcisi ve Osmanlı öykünmecisi dinci kesimlerin ve gerekse Türk milliyetçilerinin yarım kalmış Misak-ı Milli rüyalarını tamamına erdirme şeklinde bir hesaplarının olduğuna işaret etmiştim. 1960’lı yıllarda ABD eliyle tekrardan ısıtılan bu projeyi Cumhurbaşkanlığı döneminde Turgut Özal doğrudan gündemine alıp, üzerinde belli bir mesai de harcadı. İlk ciddi adımı Barzani ve Talabani’yi federasyon olarak Türkiye’ye katılmaya ikna etmek oldu. Dönemin tanıklarının beyanlarına bakılırsa ikna eder de. Sonra onlar üzerinden Öcalan da buna ikna edilir. Böylece, Misak-ı Millice ön görülen tüm sınırları kapsamasa da Kerkük-Musul başta olmak üzere G. Kürdistan’ın tamamı ilk etapta Türk Devleti’nin himayesi altına alınacaktı. Ancak tabii hayata geçirilebilmesi daha farklı koşullara bağlı olacak bir istekti bu. Fakat Özal’ın şüpheli bir şekilde ani ölümüyle tekrardan rafa kaldırıldı. Öcalan tutsak düştüğünde, biraz da devlete verilmiş; “hizmete hazırım” sözünü cazip kılıp, kendisini muteber bir muhatap olarak kabul ettirme kurnazlığıyla, teklifi bu kez kendisi devlete sundu. Ancak dönemin yetkili devlet görevlileri muhtemelen, uluslararası koşulların uygun olmadığı düşüncesiyle olsa gerek ki bunu gündeme almadılar. Ta ki BOP çerçevesinde Orta Doğu’nun yeniden dizaynının artık bir şekilde sonuca erdirilmesi startının verilmiş olduğu şu son birkaç yıllık sürece kadar.
Halil Gündoğan
8.01.2026
Evet, Öcalan kamuoyuna bunu açıklamak zorundadır. Kapalı kapılar ardında “norm devlet” dediği devletin güvenlik bürokrasisiyle nasıl bir anlaşma yaptığını tüm ayrıntılarıyla başta Kürtler olmak üzere
Evet, açıklamak zorundadır; “bin yıllık kardeşlik” masalı altında “ev ve
tek söz sahibi büyük biradere” ne tür sözler verdiğini.
Halil Gündoğan
5.01.2026
Alenen ve resmen haydutluk
Halil Gündoğan
1.01.2026
Öcalan’ın özel ‘tarihi’
misyonu
Daha önceki bir-iki makalemde, Öcalan’ın gerek Kürt ulusal sorununun ve gerekse komünizm hedefli devrimci sınıf mücadelesinin özünü saptırıp, içini boşaltarak, bu iki esaslı sorunu sistem için zararsız hale getirme ve bunlardan ilkini devlete, ikincisini de kapitalist sisteme entegre etme özel görevi üstlenmiş olduğunu ifade etmiştim. Keza bu tutumundan hareketle de onu, artık ideolojik olarak karşı saflarda konumlanmış özel bir misyoner olarak tanımlamıştım.
Öcalan’ın İmralı sürecinde ortaya koyduğu külliyatın tamamı ele alınıp
irdelendiğinde bu gayenin güdüldüğü, zaten tüm açıklığıyla anlaşılacaktır da. Tabii
bunu anlamak için aslında o kadar geriden araştırma ve sorgulamaya da gerek yok.
Devlet ve sistemle daha açıktan, doğrudan ve tam olarak angaje olduğu şu son
süreçle, daha bir konsantre vurgularla, mürit kıvamındaki örgütlü kitlesine ve
kamuoyuna sunduğu ve adına “yeni paradigma” dedikleri tezlerine bakmak da
yeterli gelecektir.