Halil Gündoğan
20.02.2026
Tehlikenin farkında
mıyız?
Şeriat tehdidinin güncelliği üzerine daha önce “Tehlikenin farkında mıyız?” başlığı altında galiba üç veya dört makale yazmıştım. Yani olguların yalın dili, iktidar bloğunun şeriat sistemine geçiş iradesinin, epeyce bir süreden beridir güncel bir tehdit olduğunu söylüyor. Bu tehdit, özellikle de Milli Eğitim Bakanlığının hazırlamış olduğu “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile birlikte çok daha somut hale geldi. Ardından özellikle de toplum nazarında “ünlüler” olarak bilinen vitrinsel simalar üzerinden doğrudan insanların yaşam tarzına yapılan ve esasen korku ortamı yaratmayı hedefleyen hoyrat saldırılar ile bu tehdit iyice ete kemiğe bürünmüş oldu.
Elverişli ortam
Ancak ne var ki hem iktidar bloğunun bu konuda başvurduğu alıştırarak zerk
etme tarzı ve keza zamana yayılı hamleleri ve hem de küçük bir kesim dışında
toplumun demokrat, laik ve sol-sosyalist kesimlerinin sergilemiş olduğu “ölü
sessizliği” sonucu bugün bu tehdit artık çok daha cüretli bir aleniyet kazanmış
durumda.
Ve ama buna rağmen yine de Sol Parti, TKP ve Kemalist kesimden küçük bir
kesim dışında bu güncel tehdidi dert edinen pek kimse yok adeta. En son,
sanırım buna da bir tepki olarak, yazar, sanatçı, akademisyen ve gazetecilerden
oluşan 168 kişi ortak bir açıklama yaparak, konun önem ve aciliyetine dikkat
çekmiş oldu.
“Laikliği Birlikte
Savunuyoruz” çıkışı
17 Şubat 2026 tarihli, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bu ortak
açıklama da sorun şu yönleri üzerinden ele alınıyor:
“Türkiye gerici-şeriatçı bir kuşatma altında!
Ülkemiz ABD ve İsrail planları doğrultusunda bölgemizdeki gelişmelerle
birlikte ‘Talibanlaştırma’ baskısı altına girmiş durumda. ABD güdümlü bu gerici
saldırı ülkemizin önündeki en yakıcı tehdide dönüşmüştür.
“Siyasal İslamcı rejim, ABD ve Trump’ın ipine sarılarak Türkiye’yi adım
adım Orta Doğu’nun gerici bataklığına sürüklemektedir.
“Laik eğitim, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan
kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır.
“Bu hamleler toplumdan yükselen laiklik çağrılarına karşı gerici azınlığın
provokasyon ve saldırılarını göz ardı etmeye; laik cumhuriyeti savunanların-Anayasa’yı
hiçe sayarak- ‘suçlu’ gibi cezalandırılmasına kadar gelmiştir.
“Laikliği savunmak suç değildir.
“LAİKLİĞİ birlikte savunuyoruz, şeriatçı dayatmaları reddediyoruz!
“Karanlığa teslim olmayacağız!” (*)
Erdoğan’ın
gecikmeyen ültimatomu
Tabii düşünce özgürlüğü kapsamındaki örgütlü tepkinin bu kadarına dahi
tahammül edemeyen ve aslında bunu tekerlerine sokulmuş çok tehlikeli bir çomak
olarak değerlendiren Erdoğan, anında en üst perdeden tepki koymaktan geri
durmadı:
“(…) Kendi hayat tarzlarına 23 yıldır hiçbir müdahale olmadığı, Türkiye’de
laiklik tartışması yokken özgürlük alanları hiçbir surette kısıtlanmadığı halde
milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen azgın güruhun
hezeyanlarına kulak asmadan doğru bildiğimizden asla ayrılmayacağız. (…)” (**)
İktidar bloğu açısından
sorunun stratejik önemi
Erdoğan ve iktidar bloğunun diğer bir kısım yetkililerinin anında
takındıkları bu üst perdeden tepkiler de gösteriyor ki vardıkları şu son kritik
aşama itibariyle tekerlerine çomak sokulmasına asla tahammülleri olmadığı gibi,
bu türden kolektif itirazlara hoş görü gösterme, keza çok daha güçlü toplumsal
tepkiler ortaya konmadıkça, girdikleri yoldan geri dönme niyetleri de yok.
Dolayısıyla da iktidar bloğu açısından sorun son derece stratejik bir önem
arz ediyor. Öncelikle bunun görülmesi gerekiyor. Yani işin hafife alınır bir
yanı olmadığı gibi, kaplumbağa hızıyla ağırdan alma lüksümüz de bulunmuyor.
Laiklik
tartışmasının hayatiyeti
Erdoğan’ın dediği gibi elbette toplum önünde açılmış açıktan bir laiklik
tartışması yok. Toplum tepkisini edilgen kılan ve karşı tarafa hareket
serbestisi kazandıran da zaten önemli oranda böylesi bir tartışma ortamının
olmayışıdır. İktidar bloğu bunu titizlikle ötelerken; şeriat karşıtı ve laiklik
yanlıları ise ortada bir şeriat tehdidi olmadığını varsayarak, bunu tartışma
konusu yapmadı. İşte Erdoğan’ın 168 imzalı çağrıya bu derece üst perdeden rest
çekmesi, toplumda böylesi bir tartışmanın başlayacak olmasından duyduğu
korkudur.
Tedrici geçiş
yöntemi
İktidar bloğu şöylesi bir yol izliyor: Kurbağaları ürkütmeden yol almak!..
Yani laikliği tartışma konusu yapmadan ve hatta tam tersine onu savunuyor ve
koruyor görünerek; aşamalı olarak toplumu şeriat nizamının kapanına kıstırmak.
Yani anlayacağınız, tedrici bir geçiş ve dönüşüm stratejisi izlenmekte.
Dolayısıyla da attıkları adımlar, aldıkları yol ve elde etikleri mevziler,
toplumsal reaksiyon yol açmıyor.
Gecikmeli bir
reaksiyon
Ve ama gelinen aşama itibariyle alınan yolun boyutu artık bazı şeyleri daha
açıktan görünür kıldığından; karşı reaksiyonların oluşmasına da doğrudan zemin
hazırlamış oluyor. Yani tıpkı söz konusu 168 imzalı ortak açıklama ve keza
ağırlığını Kemalist laikçilerin oluşturduğu “Laiklik Meclisi” benzeri oluşumların
ortaya çıkması gibi.
Asgari müşterekler
zemininde ortaklaşmak
Çok gecikmiş olsa da ancak yine de bu vb. kolektif tepkiler hayati derecede
önemli tepkilerdir. Yukarıda ki ortak açıklama metninde ileri sürülen
görüşlerin ve keza laiklik platformunun savunduğu Kemalist laikliğe takılmadan;
bu tepki ve çevrelerle asgari müştereklerde buluşarak; tepkiyi daha güçlü bir
toplumsal tepkiye, gerçek anlamda anti şeriatçı bir bariyere çevirmek
gerekiyor.
Şeriatçı dönüşümü
engellemek
Evet, öncelikli asgari müşterek, artık son düzlüğe girmiş olan şeriatçı
dönüşümün önünü kesmek ve onun, geri dönüşsüz bir şekilde toplumu kıskacına
almasını engellemek olmalıdır. Bu yapılmadan boş, soyut laiklik savunusunun bir
caydırıcılığı olmayacaktır. Burada laiklik savunusunun somut karşılığı, iktidar
bloğunun kilidi kapamasının önüne geçmektir. Ve elbette bu, tam ve gerçek
anlamda bir laikliği hâkim kılma hedefinin ayrılmaz, organik bir ön aşaması
olarak ele alınmak zorundadır.
Temel şiar
İşte tüm laik, demokrat-ilerici, sol-sosyalist ve komünist kesimler böylesi
bir perspektifle, daha fazla geç kalmadan, “ŞERİATA GEÇİT YOK!” temel şiarı
altına toplumsal bir bariyer oluşturmayı ertelenemez tarihi görev olarak
önlerine koymak zorundadırlar. Aksi takdirde 12 Eylül sürecinde içine düşülen o
korkunç aymazlık tekerrür edecektir.
