Bir reddiyedir Cahide Karakaş’ın intiharı (*)


 


Halil Gündoğan

Haziran.2016

 

Basına yansıyan “sıradan/olağan” kısacık bir haber: “1983 yılı Nisan ayında Diyarbakır Cezaevi’nden tahliye edilen Cahide Karakaş, Kasımpaşa’daki evinde intihar ederek, yaşamına son verdi.” (Mealen)

 

Kötü ünlü 5 No’lu zindan cehennemi olarak bilinen Diyarbakır insan kıyım merkezinden tahliye edilen bu genç kadının kendi yaşamına son vermiş olması, maalesef ki kamuoyunda adeta ölü kayıtsızlığıyla karşılandı. Çok yakın eş-dost çevresi ve bir-iki duyarlı aydın dışında kimselerin umurunda bile olmadı. Gerçi dönem, 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğünün toplumun üzerine ölü toprağı serdiği dönemdi de aynı zamanda. Dolayısıyla bizzat devlet terörünün kurbanı olan yüzlerce ölüm gibi, Cahide’nin ölümü de sessiz bir çığlık olarak atmosferde yitip gitti.

 

Benzer birçok örneğinde olduğu gibi Cahide’nin yaşamına son verme fiili de muhtemelen şu basma kalıp klişe yorumla karşılanmış olmalı: “Artık her ne yaşadıysa, zayıf kişiliğinden ötürü bunlara göğüs gerecek gücü bulamadı demek ki.”

 

Devrimci sol-sosyalist çevrelerde bu türden durumlar, nihayetinde, “zayıf kişilik” bağlamında genel bir ele alışla değerlendirilip geçilir. Dolayısıyla da kavgamızın ölümsüzleşen neferlerinden biri olarak sahiplenilip onurlandırılmaz. Adı sanı anılmazlar arasına karışıp gidiverir hemencecik; hiç var olmamış, yaşamamış ve sanki bu kavgaya hiç katılmamış, emek vermemiş, bedel ödememiş gibi…

 

Sultanahmet Hapishanesindeydik, Cahide Karakaş’ın yaşamına son verdiği haberini aldığımızda. Tabii ki doğallığıyla üzülmüş, acınmış ve kederlenmiştik. Bir insanımızın daha yaşamına kastettiği için, zorba faşist devlete bir kez daha kinlenmiş ve onu şiddetle kahretmiştik… Ve ama yaptığımız/yapabildiğimizin tamamı bundan ibaretti. Cahide’nin an itibariyle yaşamımızda edindiği yer bu kadarcık olmuştu. Ve fakat geleceği ise hiç olmayacaktı. Nitekim ölüm yıldönümlerinde gazete/dergi sayfalarında isimleriyle anılanlar arasında kendisine yer bulamamıştı. Çünkü o, bir devrimcinin yapmaması gerekeni yaparak, intihar etmişti.

 

                                                    ***

Birkaç gün kadar önce, komşu hücredeki yoldaşlardan, 5 No’lu zindan vahşetinin doğrudan tanığı ve mağduru Hasan Hayri Aslan’ın yazmış olduğu “Diyarbakır 5 No’lu Cehenneminde Ölümden de Öte” isimli kitabını isteyip okudum. Yaşatılanları/yaşananları, “tam bir vahşet” kavramıyla ifade etmek kesinlikle yetersiz kalır. Kadınlara yapılanlar ise çok daha vahim bir şekilde, ekstradan ataerkil faşizmi boyutu da kazanıyor.

 

Kitapta Cahide’ye ilişkin anlatılanları okuyunca, hafızamda hemen o intihar ediş durumu canlanıverdi. Nutkum tutuldu, yüreğim yeniden kanadı. Utandım takınmış olduğumuz veya takınamadığımız tutumumuzdan ötürü. Duygu anaforuna tutuldum abartısızca: “Özür, binlerce özür Cahide yoldaşım. Birçokları gibi maalesef ki sana da affedilmesi zor haksızlık yapmışız. Bilememiş, düşünememişiz ‘çaresizliğini’. İdrak edememişiz tavrının öz gerçekliğini. ‘Bunalıma düşüp intihar etmiş’ diyerek, hesabı sana kesip, kapatmışız seninle ilgili sayfayı. Ama şimdi anlıyorum ki senin ‘bireysel eylemine’ ‘basit-sıradan intihar olayı’ yaftası asmak, büyük bir haksızlıkmış. Çünkü senin eyleminin öz gerçekliği bambaşka karakterde bir şeymiş. Senin tutumun en âlâsından RADİKAL BİR İTİRAZ VE REDEDİŞMİŞ. Ve sen bunu korkusuzca, yiğitçe gerçekleştirmişsin. Ama yine de ‘keşke bunu yapmasaydın be asi yürek!’ demekten alıkoyamıyorum kendimi… Zindanda olduğu gibi, dışarı çıktığın o süreçte de elveren, yüreğine yoldaş olabilen birileri yanında olabilseydi, yoldaşların seni aralarına alıp, o yaralı yüreğinden sarıp sarmalayabilseydiler, birileri bu özenli hassasiyeti göstermeyi akıl edebilseydi, eminim ki ‘bireysel itirazını’ kolayca örgütlü mücadeleye ve kolektif itiraza dönüştürebilirdin. Yoldaşların olarak bu ışığı maalesef ki sana sunamadık Cahide yoldaş. Kendince bir şeyler yapma seçeneğiyle baş başa kaldın. Ve galiba anın ruh haliyle sen de en isabetli ve anlamlı ‘bireysel eylemin’, faşizmin dayattığı o iğrenç yaşam tarzına itiraz olduğuna hükmettin. Yani yapılanları, yaşatılan ve dayatılanları sineye çekerek yaşamayı onursuzluk addedip, korkusuzca reddettin. Bedeninde cisimleşen ataerkil değerler karakteriyle bütünleşmiş faşizme ölümcül darbeni, o bedeni ortadan kaldırarak vurmayı seçtin. Ve ama ne yazık ki senin büyük bir özveri örneğiyle gerçekleştirdiğin eyleminin bu özgün özü tarafımızdan görülemedi Cahide yoldaş. Basit, kaba yüzeysel yaklaşımlarla bilemedik, kör olduk göremedik… Sen yine de büyüklüğünü gösterip affet bizi Cahide yoldaşım. Bak göreceksin en başta da kadın yoldaşların seni sahiplenip bağırlarına basacaklar. Ben onlara inanıyor ve güveniyorum, lütfen sen de güven yoldaşlarına… Biliyorum, haklı olarak kırgınsın ve yüreğin ‘ille de dostun attığı gülden ötürü’ kanamaya devam ediyor olduğundan; bu senin için çok da kolay olmayacak. Ve ama sen yine de dinle beni ve yoldaşlarına güven.” dedim iç sesimle.

 

                                            ***

Kaypakkaya sempatizanı Siverekli bir ailenin kızıdır Cahide. Baskılardan ötürü İstanbul’a göçmüşler ailecek. H. Hayri’nin aktardıklarından anlaşıldığı kadarıyla, Cahide yoldaş tutsak edilmeden önce bir pastanede kasiyerlik yapmaktaymış. Süleyman Cihan yoldaşla birlikte orada rastlamışlar kendisine. Güleç yüzü, sıcak yakın ilgi ve sevecenliğiyle “abi” diye hitap edişini, kendilerini bir şekilde tanıdığına ve Partizan taraftarı olabileceğine yorumlamışlar.

H. Hayri, hafızasına kaydettiği bu simayı, bir yıl kadar sonra duruşma salonunda, “sanık kürsüsünde” gördüğünde hemen hatırlar ki bu, o kasiyer kızdır…

 

Meğerse Siverek operasyonunda tutsak edilen birinin verdiği bilgi üzerine tutsak edilip, Diyarbakır’daki işkence merkezine getirilmiş. Örgütsel itiraflarda bulunması için, copla tecavüz dahil oldukça ağır işkencelerden geçirilmiş. Ardından tutuklanarak, 5 No’lu zindana tıkılmış. Sorgu seansı bu kez de burada sürmüş.

 

“Yalan ifade ve itirafa zorlamak için” diyor H. Hayri, ‘Cehennemin’ o dönemdeki baş zebanisi olan ‘iç güvenlik amiri’ gestapo bozuntusu, TC. Devleti ordusunun ‘has evladı’ yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran ve seçmece sadist işkenceci ekibi tarafından mütemadiyen her gün koğuştan alınıp işkencelerden geçirilmiş. Bu ağır koşullar altında Cahide bir süre sonra içine kapanmış. Sessizleşmiş. Değil gülmeyi, gülümsemeyi dahi bırakmış. İşkenceci güruhun uzaktan gelen sesi bile onun korkulu anlar yaşamasına dönüşmüş...

 

Günler sonra, çok güvendiği bir arkadaşının kanatları altına sığınıp: “Artık dayanamıyorum. Hazırladıkları itiraf yazısını imzalamazsam bana tecavüz edecekler. Böyle tehdit ettiler beni.” Demiş. Arkadaşı kendisine moral verip, telkinlerde bulunmuş: “Böyle yapmakla o alçaklardan yakanı asla kurtaramazsın. Tam aksine daha çok üstüne gelir ve seni köle gibi kullanır, onursuz bir paçavraya çevirirler. Sakın böyle bir şey yapma. Sen güçlüsün, bugüne kadar direndin, yine yapabilirsin. Kendine güven.” demiş, özetle. İkna olup, bir anlığına yakasını kaptırdığı o korku cenderesinden başı dik bir şekilde çıkmayı başarmış. Artık netmiş; ne olursa olsun o itiraf belgesine imza atmayacaktır.

 

Derken, sonraki günlerden bir gün, Esat iti, “minik asteğmen” ve “kara bela” olarak bilinen ekibiyle gelip almışlar Cahide’yi. Uzunca bir süre dönmeyince, arkadaşları bunu, o belgeyi imzaladığına veya çok daha kötü işkencelere maruz kaldığına yorumlamış ve tedirginlikle beklemeye başlamışlar kendisini. Hayli zaman sonra, onu alan o işkenceci katiller güruhu, yerde sürükleyerek getirip koğuşun ortasına atmış. Yabani yırtıcı hayvanların saldırısına uğramışçasına üstü başı paramparça, yüzü gözü kanlar içinde, perperişanmış. Korkunç haldeymiş. Abartısız bir yıkımmış yaşamakta olduğu. Ağlamaktan kendisini alıkoyamıyormuş, durmaksızın ağlıyormuş. Arkadaşları kaygılı, canına kıyacağı korkusu içindeymiş. Bu yüzden onu asla yalnız bırakmamışlar.

 

Bir süre sonra yavaş yavaş toparlanmaya başlamış. Ve yine o çok güvendiği arkadaşlarının moral desteği ve motivasyonlarıyla, tekrardan hayatla bağını kurmuş. Sarsıla sarsıla ağlayarak, kendisine yapılanları anlatmış. İtiraf belgesini imzalamayı reddettiği için gördüğü ağır işkenceleri ve her biri tarafından uğradığı tecavüz işkencesini… Arkadaşları sarıp sarmalamış Cahide’yi. Bu dost/yoldaş eli ve yüreğini yaralarına merhem edip, tekrardan çabucak toparlamış kendisini ve cehennem ateşi ortasındaki yaşam direnişine, kaldığı yerden devam etmiş.

 

                                           ***

Derken, duruşmalar başlamış. 5 No’luda mahkemeye gidiş gelişler başlı başına işkence vesilesidir zaten. Hapishanedeki uygulamalardan ima yoluyla da olsa bahsetmeye yeltenmenin karşılığı bile ölesiye işkencedir. İşte böylesi fiziki ve eş oranlı psikolojik işkenceler girdabındayken; Cahide bütün bunları göze alarak, yapılanları anlatma kararı alıp, bunu arkadaşlarıyla paylaşmış. Nitekim duruşma salonunda ismi okunduğunda, kürsüye gidip, o dehşet vahşeti, adeta bir pandomim sanatçısı ustalığıyla, ifşa etmiş. Hem de en dokunaklı ve en açık-seçik haliyle. O anları kitabına şöyle aktarmış H. Hayri Aslan:

 

“(…) Cahide’nin adı okundu, sanık kürsüsüne gitti, ama bir şey konuşmadı, elleriyle ümitsiz ve çaresiz bir iki hareket yaptı, sustu, boğazı düğümlenmiş, nutku tutulmuş kürsüde heykel gibi kalmıştı. Herkes bu genç kadının çok kötü şeyler yaşadığını, diliyle anlatamadığını elleriyle anlatmaya çalıştığını hissetmişti, mahkeme heyetinin ise tahmine ihtiyacı yoktu, zaten biliyorlardı. Cahide konuşmayınca (doğrusu, “KONUŞAMAYINCA” olmalıydı bu kelime. Bn.) duruşma hâkimi Şakir Kadıoğlu, ‘konuşmayacaksan yerine otur’ dedi. Cahide sanık kürsüsünden yerine dönerken yüzünü gördüm ve hemen tanıdım; (…) kasiyerlik yapan kızdı bu! (…)

 

“Pastanedeki siması hâlâ aklımda, esmer güzeli, siyah saçlı, orta boylu, sempatik bir kızdı. Oysa şimdi solmuş, kurumuş, üflesen düşecek kadar takatsiz bir kadın vardı karşımda. (…) Hiçbirimizin yüzüne bakmadan geçip yerine oturdu Cahide. Görünüşü çok dokunaklıydı. Bütün arkadaşlara anlamlı bir hüzün çökmüştü. (…)” (sf:386-387)

 

Görülüp anlaşılacağı üzere H. Hayri’nin burada tanıklığını yaptığı çıplak gerçek, Cahide’nin “SESSİZ ÇIĞLIĞINDAN” başka bir şey değildir. Ve keza yoldaşlarından uzanmayan elin Cahide de yarattığı derin kırgınlık!..

 

H. Hayri, kürsüye çıkmış Cahide’nin tutumunu, “konuşmadı” diye ifade etmiş. Oysa aslında anlıyoruz ki neler anlatmaya çalıştığını oradaki herkes gayet de açık-seçik bir şekilde anlamış. Peki buna “konuşmadı/anlatmadı neler yaşadığına dair bir şeyler” demek doğru olabilir mi?

Cahide kürsüye yürümüş ve de özetle anlatmıştır da kendisine neler yapıldığını. Anlatmamış olsaydı oradaki “herkesin” “bu genç kadının çok kötü şeyler yaşadığı” fikrine varması nasıl mümkün olabilecekti ki?

 

Cahide kürsüye anlatma kararlılığıyla çıkar. Ama çığlığını söze dökemez, boğazında düğümlenir. Çıkmayan sesi, beden diliyle sessiz çığlığa dönüşerek dile gelir ancak ki.

Anlaşılabilir bir durumdur da bu. Çünkü besbellidir ki o anda ona çığlığını sessiz çığlığa dönüştüren baskın etken, üç-beş hemcinsi dışında tamamına yakını erkeklerin oluşturduğu o ortamda kendisine tecavüz edildiğini ifşa etmekten duyduğu utançtır. Ve besbelli ki Cahide yoldaş bu ortam etkisini yeterince düşünüp hesaba katarak kendisini buna güre motive etmemiştir. Ve ne yazık ki (evet, ne yazık ki) orada bulunan erkek ve kadın yoldaşlarının en azından bir iki tanesinin onu cesaretlendirmek için: “Anlat yoldaş anlat. Bu utanç senin değil. Bu utanç, bunları yapan ve yaptıranlar aittir. Çığlığını ve isyanını boğma, söze dök.” Mealinde bir el uzatmış olsaydı, Cahide’nin boğazında düğümlenen çığlığı o salonun tavanını yere indirebilirdi.

 

Biliyorum, o koşullarda bunu herkes göze alamazdı. Ama direnişin simgeleşmiş bazı isimleri bunu rahatlıkla yapabilirlerdi. Nitekim birçok kereler ve birçok konuda söz alarak veya almayarak çıkıp uygulamaları anlatan, işkenceyi ve işkencecileri teşhir eden, zapta geçirten ve de siyasi savunma yapan yoldaşlarımız vardı orada. Ama demek ki sorunun ciddiyet ve öneminin yeterince idrakine varamadılar o an. Ve besbelli ki bu tutumda ciddi oranda, tecrübesiz genç bir kadının o koşullardaki ruh hali ve psikolojisini algılayamamış olmanın da payı söz konusudur. Nitekim bunu, tanıklığıyla durumu aktaran yoldaşın anlatımlarında da görmek mümkün.

 

Cahide şayet orada isyan çığlığını söze dökerek haykırabilseydi, hiç kuşku yok ki bütün o kahrolası ataerkil/feodal değer yargıları kapanından sıyırılıp, özgür kadın benliği ve özgüveni kuşanabilecekti. Ve işte bu stratejik zaferle, boynu bükük ve çaresizlik girdabına yuvarlanmış olarak değil; başı dik, alnında kızıl ve mor yıldızlı zafer nişanesiyle yerine geçip oturacaktı. Yoldaşlarından gözlerini kaçırmayacak, tam aksine onlara yaşam ve direniş sevinci saçarak bakacaktı. Düşmanlara ise delici intikam yıldırımlar saçacak ve onları orada yerin yedi kat dibine sokacaktı.

 

Ve ama eyvahlar olsun ki bu “tutunacak yaşam dalını” o “sanık kürsüsünde de tahliye olup dışarıda ki yaşama karıştığında da yoldaşımıza sunamadık. Kim ne derse desin, benim kanaatim odur ki biz onu daha derin bir güven yitimi girdabında kendi haline, “kaderi” ile bir başına bırakmış olduk. İsyanını, kin, öfke ve hesap sorma özlemini örgütlü mücadeleye kanalize edebilmesine elverebilseydi bilinci, kuvvetle muhtemeldir ki “fevri” davranmaktan men edebilecekti kendisini. Nitekim o en zor koşullarda bile intihar etme fikrinden kolayca vazgeçme dirayeti gösterebilmiş birisidir de Cahide yoldaş.

 

5 No’lu zindan cehenneminde herkes gibi Cahide de birtakım yaptırımlara uyuyor elbet. Ve ama öte yandan, yine azımsanmayacak orandaki birçok devrimci gibi, asla teslim olmayanlardandır da. Tecavüzü ve “tecavüz yıkımını” yaşayacağını bile bile o itiraf belgesini imzalamayı reddetme iradesi gösterebilecek kadar da insanlık onurunu ve devrimci değerlerine yürekten sadık kalma gücüne sahip olduğunu da dosta düşmana gösterebilmiş biridir. Yani özetle şuraya varmak istiyorum: Cahide, onurlu ve gururlu bir insan olarak yaşamını devam ettirebilmesi için onu hayata bağlayan esas köprülerini atmış bir ‘yıkıntı’ gerçekliğinde değildir. Dolayısıyla da onun intihar eyleminde özgün farklılıklar olduğu rahatlıkla görülebilir.

 

Benim nazarımda şu nettir: Onun intihar eylemi, ‘yıkıntı’/’virane’ duruma düşmüş/düşürülmüş birinin ‘değersiz’/’anlamsızlaşmış’ yaşamına son verme karakterinde değildir. Bilakis onun eylemi, daha önce de ifade ettiğim gibi, yaşatılanlara ve terkedildiği izole yaşama radikal bireysel bir İTİRAZDIR esasında. Bir REDDEDİŞTİR. Bir HESAPLAŞMADIR. Kendince bir HESAP SORMADIR. Dayatılmış olan “kabullenerek yaşama” kalıbına BAŞKALDIRIDIR.

 

Evet, olgusal yaşam gerçekliği, onun intihar eyleminin objektif/hakkaniyetli değerlendirilmesinin bu öz ve çerçevede olması gerektiğine hükmettiğini düşünüyorum. Ama ne yazık ki bu düşünceye ulaşmada çok geciktik yoldaşlar. Fakat yine de hem bir hakkın teslim edilmesi hem bir koca haksızlığın bir nebze de olsa giderilmesi ve hem de kendimize, Cahide yoldaşımıza karşı yoldaşlık görev ve sorumluluklarımızı yerine getirme şansı tanımamız bakımından, bu “yeniden değerlendirme” fırsatını kaçırmamalıyız derim.

 

Öncelikli-ivedi çağrım sizedir yoldaş kadınlar. Lütfen önayak olun Cahide Karakaş’ın duyulmayan/duyulamayan (ve de bugüne kadar duyurmayı akıl edemediğimiz) “SESSİZ ÇIĞLIĞINI” hesap sorma çığlığımıza dönüştürelim. Onu sahiplenip, mücadele tarihimizin unutulmaz değerleri listesine kaydedelim. Onu, hak ettiği bu asıl yerine taşıyalım… Bizlere, 1981 yaz başlarında Süleyman Cihan ve H. Hayri Aslan yoldaşa gülümsediği o güzelliği ve umutlarıyla gülümsesin. O bunu hak ediyor. “Biliyordum, güveniyordum; er ya da geç yoldaşlarım beni bilecekler” desin gurur ve özgüveniyle.

 

(*) Bu yazı, 2016 yılı yaz başlarında Yeni Demokratik Kadın’a yazılmıştı. Öncesi var mıdır bilmiyorum ama 2018 tarihi itibariyle başta YDK olmak üzere TKP/ML Örgütleme Komitesi adına Cahide yoldaşın çığlığı olduklarının ve onu sahiplendiklerinin ifadesi olan açıklamalarının olduğunu daha sonraları görme şansım oldu. Buna çok sevindim elbet. Teşekkürler. 17.12.2025 Halil Gündoğan.