Halil Gündoğan
16.01.2026
Türk Devleti
operasyonun asli failidir
Operasyon
gerekçeleri
Türk Devletince operasyonun resmi gerekçelerinin başında, Rojava Özerk
Yönetimi’nin Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının ve 10 Mart Mutabakatının gereğince tüm
silahlı oluşumlarıyla birlikte kendisini feshedip, Şam Devletine entegre olmayı
reddetmesi veya oyalayıcı tutum içinde olmasıdır. Oysa varsayalım ki Rojava
Özerk Yönetimi’nin böylesi bir tutumu olmuş olsun, bu, Türk Devletini ve
kotardıkları “terörsüz Türkiye”, “iç cephenin tahkim edilmesi” ve “iç barış ve
kardeşliğin yeniden tesis edilmesi” stratejik hedeflerini gerçekleştirmelerini doğrudan
ilgilendiren bir durum değil. Çünkü nihayetinde komşu bir ülkenin iç işleri
kapsamında bir sorundur. Türk Devleti, ancak ki kendisine karşı silahlı
mücadele yürüten PKK ile bu sorunları müzakere edebilir veya ona bu
dayatmalarda bulunabilir. Bu bağlamda Rojava Özerk Yönetimi’nin PKK ile her ne kadarda
ideolojik-siyasi bir paralelliği ve hatta kısmi siyasi ve askeri kadro
paylaşımları bulunsa da ama nihayetinde PYD vb. oluşum ve yapılar tamamen Suriye
sahasının ve sınırlarının bir gerçekliğidir. Siyasal hedefleri her ne ise,
bunlar bir bütün olarak Suriye’ye özgü ve ora sınırları dahilindedir. Tek bir
kelimeyle de olsa, Türkiye’nin de hedef alınacağını ifade eden bir söylem ve
pratiğe sahipler mi? Hayır değiller.
Peki böyleyken Türk Devleti hangi hak ve yetkiyle ve hangi haklı gerekçeyle
komşu bir ülkenin iç işlerine böylesi bir askeri zorbalıkla müdahale edebilir?
Besbelli ki bu zorbalığın hukuku, “kurt hukukudur.” Yani güçlünün, haklı bir
gerekçeye dayanma ihtiyacı dahi duymaksızın güçsüz olanı yeme iradesidir. Trump
kurdunun Maduro “kuzusunu” yeme “özgürlüğü” gibi. Ya da “ulusal güvenliğim”
gerekçesi ardına sığınan Siyonist İsrail Devleti’nin gözüne kestirdiği her yeri
kademeli olarak işgal ve ilhak etmesindeki pervasızlığı gibi.
Tabii Türk Devleti bu hak ve yetkiyi aynı zamanda Apocu Kürt Siyasal
Hareketinin (tabii ki ideolojik-siyasi bağı itibariyle PYD ve PJAK da bu kategoriye
dahildir) kendilerinin ve Kürt ulusunun kaderi üzerinde her türden tasarrufta
bulunma hakkını Öcalan’a teslim etmelerinden almaktadır. Çünkü Türk Devletinin Öcalan
ile yaptığı anlaşma bu kapsamdadır. Çünkü Öcalan sırf K. Kürdistanlı Apocu Kürt
Siyasal Hareketi adına değil, diğer parçalardaki oluşumlar adına da devlete bu
tasfiyeyi sağlayacağının sözünü vermiştir. Her ne kadar da kamuoyuna yansıyan yazılı
ve sözlü ifadeleri bu konuda farklı yorumlamalara zemin sunar nitelikteyse de
ama biliyoruz ki ısrarla sorulan sorulara rağmen, devlet cenahının yorumlarını
yalanlamadığı gibi, en son yayınladığı yeni yıl mesajında da devletin
entegrasyon dayatmasına koltuk çıkan muğlak ifadelerle bu operasyonun zemin
hazırlayıcı taraflarından biri olmuştur.
Türk Devleti’nin 10 Mart
Mutabakatı demagojisi
Türk Devleti’nin Halep’teki Kürt varlığına ve iradesine yönelik operasyonu,
aslında o çokça demagojisini yaptıkları “10 Mart Mutabakatının” boşa
düşürülmesi ve kendilerinin dayattığı koşulların kabul ettirilmesini sağlama
zorbalığıdır. Çünkü Şam Devleti ile Rojava Özerk Yönetimi arasında Halep’teki
Kürt varlığı ve iradesinin tecellisinin nasıl sağlanacağının küçük yerel bir
ifadesi olan 1 Nisan anlaşması, bizzat Türk Devleti tarafından yırtılıp atılmıştır.
Türk Devletinin sergilediği hukuksuzluk ve zorbalık işte böylesi boyutlarda
seyrediyor Suriye’de.
Türk Devleti ve
Öcalan’ın İsrail tutumu
Operasyonun ikinci önemli gerekçesi ise Mazlum Abdi ve Rojava yönetiminin
İsrail ile ilişkilenerek Türkiye aleyhine olacak birtakım hesaplar içine
girdiği varsayımıdır. Evet, bu yargıyı somut herhangi bir kanıta dayandırarak
söylüyor değiller. Yani tamamen varsayımsal psikolojik bir enstrüman. Ama öte
taraftan Kürtlere ve Alevilere karşı taşeron olarak kullandıkları ve onların
bekasını kendilerinin bekalarıyla özdeşleştirdikleri İŞİD zihniyetli Şam
Devleti, Hakan Fidan’ın dolaylı gözetiminde, Paris’te İsrail Devletiyle
istihbarat paylaşımı dahil birçok kritik konuda ön anlaşma yaptı. Keza Güney
Suriye’nin önemlice bir bölümündeki İsrail işgaline onay verdi vs. vs.
Oysa devlet ile Öcalan arasında kapalı kapılar ardında kotarılan “Kürt-Türk
İttifakının” en baş gerekçesi İsrail ve ABD emperyalizminin Türkiye’nin toprak
bütünlüğünü de hedefleyen bölgesel yayılmacılığına karşı bir ön tedbir değil miydi?
Sormak gerekmez mi İsrail ve ABD Kürtlerle ilişkilenince mi Türkiye ve bölge
için tehdit oluşturuyor? Oysa en başta Türk
Devleti’nin kendisi İsrail ve ABD ile BOP çerçevesinde stratejik ortaklar,
değil mi?
Haydi Türk Devleti’nin bu sahtekarlığının bir amacı var diyelim. Peki Türk
Devleti’nin en azından BOP kapsamında ABD ve İsrail ile stratejik ortak
olduklarını pekâlâ bilebilecek durumda olan Öcalan niye Türk Devleti’nin bu maksatlı
sahtekarlığının ortağı oluyor? Keza Rojava’daki özerk Kürt siyasal oluşumunun
ve hatırı sayılır askeri gücünün tamamen ABD oluru ve yardımıyla varlığını
korumakta olduğunu bilmiyor olabilir mi? Elbette bilir. Peki buna rağmen, “bölgedeki
emperyalist gelişmelere karşı Türk-Kürt İttifakı oluşturmak zorundayız. Aksi
taktirde yem oluruz” ve keza “Ya benim projem ya ABD’nin” efelenmesinin anlamı
nedir? Öcalan niye gerçek olguları Türk Devlet aklına uyarlı bir şekilde
böylesine çarpıtarak en başta Kürtlere ve diğer halklara bu kötülüğü yapıyor
acaba?
Apocu
Kürt Siyasal Hareketinin tutumu
Peki şu da bir başka gariplik değil mi? Bunca aleni olgulara ve yaşanmakta
olanlara rağmen Apocu Kürt Siyasal Hareketi neden bu kötülüğün suç ortağı
olmakta hâlâ da ısrar ediyor? Göremiyor mu “Önderliğin yüzyılın paradigması”
dedikleri ve aslında Kürtlerin temel ulusal hakları ve çıkarlarının Faşist Türk
ulus devletinin çıkarları uğruna heba edilmesinin teorik kılıfı olduğunu? Bu
paradigmanın ve buyrukların Kürtlerin ufkunu ve seçeneklerini kötürümleştirdiğini?
Türk Devletinin Rojava’daki dayatmalarına ve yok sayma operasyonlarına Öcalan
paradigmasının da zemin sunduğunu?
Oysa Rojava Kürtleri kendi aklarının efendisi kılınmış olsaydı, mesela
belki de Kürt, Arap, Dürzi, Süryani, Çerkez, Ermeni ve Alevi ve Hıristiyanların
azımsanmayacak bir bölüğüyle ittifak oluşturarak, elindeki askeri gücün vuruş
üstünlüğü avantajını da kullanarak Şam’ı Esad dan teslim alabilirlerdi de. Ya da
şimdi bile Türk-Şam Devleti ittifakına karşı yine yukarıda ki aynı ittifakla ortak
bir duruş sergileyebilirler. Hatta bağımsızlıklarını ilan edip, örneğin Güney
Kürdistan’a iltihak etme seçeneklerini devreye sokabilirler vs. vs. Bunların
hiçbirini yapamıyor oluşlarının baş nedeni kuşkusuz ki Öcalan’ın beyinlerine ve
iradelerine vurduğu “Önderliğin yüzyıllık paradigması” ve Türk Devletinin
çıkarlarını esasa koyan buyruklarıdır. Bunların artık hiç olmazsa şu son
yaşananlar üzerinden sorgulanarak görülmesi gerekiyor. Aksi takdirde Rojhilat da
aynı akıbeti yaşama riski altında olacaktır.
