İt dalaşı: İsrail-Türkiye gerilimi

 


Halil Gündoğan

21.04.2026

 

 

Bilindiği üzere İsrail devletinin Siyonist yöneticileri ile dinci faşist Erdoğan-Bahçeli iktidarı arasında uzunca bir süreden beridir devam edegelen bir gerginlik söz konusu. Son günlerdeki gibi dozu bazen de yükselen, ama her halükârda kontrollü bir gerginlik. Evet, kesinlikle kontrollü bir gerginlik! Karşılıklı olarak biri diğerini kendisi için ciddi bir yaşamsal tehdit olarak sunmakta. Ve keza bunun üzerinden iç ve dış siyasetlerini dizayn etmeye yarayan argümanlar geliştirmekteler. Türk tarafı İran’dan sonra İsrail’in saldırı hedefinde Türkiye’nin olduğunu propaganda ederken; İsrail ise yayılmacı hedefler güden Türkiye’nin İsrail’in güvenliğini ve “doğal nüfus alanlarını” tehdit ettiğini ileri sürmekte.

 

Türk tarafı özellikle Siyonist İsrail’in hem “vadedilmiş topraklar” ve hem de “Büyük Kürdistan” kurgusu üzerinden Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedeflediği senaryosunu işliyor. İsrail ise, Erdoğan-Bahçeli-Öcalan kutsal ittifakının gerek Misak-ı Milli sınırlarında ve gerekse Orta Doğu ve Afrika sahasında eski Osmanlı mirası olan topraklarda genişleme sevdasıyla kendilerini “haritadan silme” tehdidini işliyor.

 

Mantıksal sonucu itibariyle elbette ki böylesi yayılma ve genişleyerek büyüme heves ve kurgusal stratejik hayalleri, kaçınılmaz olarak her iki tarafı uzlaşmaz rakipler pozisyonuna sokacaktır. Ancak taraflardan biri (veya eş zamanlı olarak ikisi birden) bunu soyut hayalin ötesine vardırmaya, yani somut adımlarla pratiğe dökmeye yeltenmedikçe, bu rekabet, kontrollü gerginlik tarzıyla devam edecektir. Yani taraflar arasında doğrudan bir çatışma durumu ancak ki soyutun somuta dönüşmeye başladığı koşullarda gündeme gelebilir.

 

Fakat şunun altını kalınca çizmek gerekir: “Stratejik hedefler” bağlamında birbirleriyle böylesine uzlaşmaz ajanda sahibi bu iki bölgesel aktör arasında yakın dönem itibariyle sıcak bir çatışma ihtimalinden bahsedilemez. Çünkü öncelikle bu her iki bölgesel aktör BOP gereğince, yakın hedef olarak bölgenin yeniden dizaynı kapsamında stratejik ortak pozisyonunda olup, aktif rol üstlenmiş durumdalar. Dolayısıyla da böylesi bir süreçte bunlar arasında ne Türkiye, ABD ve İngiltere başta olmak üzere birçok Batılı emperyalist gücün hamisi olduğu İsrail’e savaş açabilir, ne de İsrail NATO üyesi Türkiye’ye savaş açma cüretinde bulunabilir.

 

Nitekim bölgenin yeniden dizayn edilmesinin esas karar vericilerinin bu dizaynda Türkiye ve İsrail’e biçtikleri rol de bu iki stratejik müttefik arasında böylesi doğrudan bir çatışmayı zaten dışta bırakır niteliktedir. Çünkü bu dizayn esas olarak ABD’nin bölgedeki bu iki sıkı müttefiki üzerinden kurgulanmakta. Dolayısıyla da İsrail’in güvenliğini de önceleyen bu yeniden düzenleme operasyonunda “eş başkan” statüsünde aktif rol üstlenen Türkiye’nin İsrail’in varlığına tehdit oluşturması zaten söz konusu olamaz.

 

Keza bu yeniden düzenlemede Türkiye’nin hiçbir somut kazanım elde etmeden İsrail’e ve diğerlerine sırf iyilik olsun diye katılmayacağı da tartışma götürmez bir gerçek. Burada Türkiye’ye vadedilenin Misak-ı Milli sınırlarında genişleme olduğu rahatlıkla söylenebilir. (Öcalan’ın aktif olarak sürece dahil edilmesi de zaten esasen bu proje gereğincedir.) Aynı şekilde bu proje İsrail’e de Suriye, Filistin ve Lübnan sahasında topraklarını bir miktar daha genişletme toleransı tanıyor.

 

Tabii İsrail’in gerek Filistin ve Suriye ve gerekse Doğu Akdeniz’deki bu aç gözlü yayılmacı hevesi Türk tarafını, genel ortama hâkim olan bu kaotik süreçte tedirgin ettiği de bir gerçek. İşte taraflar hem bu taktiksel hamleleri ve hem de iç kamuoyunu milliyetçi histerilerle kendileri etrafında konsolide etmenin etkin birer enstrümanları olarak kullanmayı yeğlemekteler. Çünkü bu kontrollü gerginliği muhafaza etmek, reel politik olarak, her iki tarafın çıkarına hizmet ediyor. Bu ve benzeri hastalıklı zihniyet sahibi muktedirler, iç ve dış düşmansız yaşayamaz. İktidarlarının bekasının ve “iç cephe” tahkiminin en güçlü motivasyon unsurudur bu “düşman fobisi”.

 

Bunu kitleler nezdinde yaygın ve etkili bir şekilde bilince çıkarmayı başardığımız oranda halk kitlelerini onların şoven milliyetçi ve emperyalist emellerinin aleti olmaktan uzak tutmak mümkün olabilir.