ABD emperyalizmi Dünya barışının baş düşmanıdır

 


Halil Gündoğan

5.01.2026

 

Alenen ve resmen haydutluk

Haydutluk, emperyalizme içkin değilse de ancak emperyalizmin de başlıca karakteristik özelliklerindendir. Bilindiği üzere kavram olarak karşılığı; “kanun dışı faaliyetlerde bulunma, eşkıyalık, soygun ve başkalarının malına veya canına zarar verme gibi suç içeren davranışları tanımlar.” Yani hiçbir kural tanımaksızın, canına kastetme pahasına, başkalarının malını (toprağını, ülkesini, bilumum yeraltı ve yer üstü zenginliklerini) gasp ederek, kendi zimmetine geçirme fiilidir. Bu fiilin insanlık tarihindeki serüveni, ilkel komünal dönemin ilk ve orta evreleri dışa tutulursa, denilebilir ki adeta insanlık tarihi kadar da eskidir. Ortak mülkiyetin ve giderek kadının da erkek kişiler tarafından gaspıyla ortaya çıkan özel mülkiyetin de tarihi serüvenidir bir bakıma. O tarihi kesitten bu yana bireysel, grupsal ve ama esasen de en büyük örgütlü şiddet tekelini elinde bulunduran devletsel haydutluklar biçimleri altında devam etmektedir.


Haydutluğun altın çağı belki de imparatorluklar dönemiydi. Bir şekilde güç elde eden devletler, kudretlerini daha da büyütmek ve topraklarına toprak katmak için hiçbir hak-hukuk tanımadan komşu devletlerin ve giderek yeni komşu devletlerin, komşunun komşusu devletlerin (veya kabilelerin) yurtlarını işgal edip oraları kendi toprakları ilan ederek dünyanın azımsanmayacak bir kesimine hükmeden imparatorluklara dönüştüler. Ardından vahşi kapitalizm döneminde, bir elin parmak sayısı kadar kapitalist devlet, yine hiçbir hak-hukuk tanımadan dünyanın dört bir yanını yağmalamaya girişip, sömürgeler oluşturdu. Ardından birbirlerini ve sömürgelerini yağmalamaya giriştiler. Bu aç gözlülük insanlığı iki dünya savaşıyla karşı karşıya bıraktı.

 

Gücün zorbalığı 

Bir süreden beridir yine benzer bir devletsel haydutluk dönemine yaşanmakta. İkinci Dünya Savaşının yol açtığı büyük yıkımın güya bir daha yaşanmaması için uluslararası bağlayıcılığı olan birtakım kurallar belirlendiyse de başta ABD emperyalizmi olmak üzere birçok emperyalist devlet bunlara pek de aldırmayan pratik tutumlar sergilemekten geri durmadılar. Yani gücün zorbalığı hayata hükmetmeye devam etti.

 

ABD’nin pazar paylaşım atağı

Kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı ve bir türlü de aşılamayan şu son çeyrek asırlık yapısal kriz, tekelci sermayeyi hızla pazarların yeniden paylaşımı döngüsüne sokmuş oldu. Çelişkiler son derece keskinleşmiş ve bunun sonucu olarak yeni bir paylaşım savaşı kaçınılamaz bir “çıkış yolu” olarak görüldüğünden; gerek o uluslararası BM. Sözleşmeleri ve gerekse devletler arası diğer hukuk normları, kimsenin umurunda değil. Bu tutum en başta da kendisini Dünyanın şerifi/jandarması sayan ABD açısından böyle.

 

Keza ABD’nin yönlendirmesiyle NATO ve İsrail de bu süreçte tam bir haydut devlet pozisyonunda. Kendi anlık ve stratejik çıkarlarına neyin nasıl hizmet edeceğini öngörüyorlarsa, öyle davranmakta hiçbir tereddüt göstermeden harekete geçiyorlar. Bunlara öykünen daha alt düzeyli haydut devletler örneğine Türk Devleti’ni de katmak yanlış olmayacaktır. “İsrail ve ABD’ye mubah olan bana niye olmayacakmış” diyerek, devletler arası hukuku ve “iyi komşuluk” hatırını çöpe atarak Libya, Irak, Karabağ ve Suriye gibi birçok yerde fiili işgalci pozisyonunda olduğu gibi, oralarda nasıl bir yönetim ve idari yapılar olması gerektiğinin de dayatmalarında bulunma hakkını rahatlıkla kendisinde bulabiliyor mesela.

 

Savaşın lojistik hazırlıkları

ABD emperyalizmi açısından üçüncü bir paylaşım savaşı öylesine güncel ve öylesine ciddi ki (elbette bu, giriştikleri savaş hazırlıkları dikkate alındığında, diğer emperyalist güç odakları açısından da böyledir) hiçbir kural takmadan, her yol ve aracı kullanarak kendi konumunu güçlendirme ve aynı zamanda da baş rakip olarak ilan ettiği Çin ve baş müttefiki saydığı Rusya’yı her alan ve cephede zayıflatma, kuşatma ve özellikle de lojistikteki kolunu kanadını kesmeye odaklanmış durumda. Venezuela’da sergilediği haydutluk, esasen işte tamamen bu eksende bir operasyondur. Ve benzeri bu neviden kendi tekeline alma operasyonları (yöntem ve araçlar farklı olacaksa da) muhtemelen hem Latin Amerika’yı kendilerinin “arka bahçesi” varsayan Monroe Doktrini’ni güncelleyerek yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisinin” bir unsuru olarak güncellemelerinden de anlaşılacağı üzere diğer pek çok Latin ülkesine ve hem de yine Yakın ve Uzak Doğu da benzeri el koyma operasyonları çekeceklerdir.

 

Artık tamamen bir zamanlama meselesi

Ve muhtemelen işte bu “it dalaşı” tarzı alan tutma kapışmaları iki rakip gücü, kaçınamayacakları şekilde, fiili olarak karşı karşıya getirecektir. Ve galiba Çin açısından “kırmızı çizginin aşılması” hattı, doğrudan kendi sahası olarak gördüğü sınırlar içine uzanması olacaktır bu operasyonun. Ve belki de Çin, ABD’den önce benzeri bir el koyma operasyonuyla Tayvan’ı “garantiye” alacaktır. Yani belki de “dananın kuyruğu” Tayvan üzerinden kopacaktır.

Aslında nerede ve nasıl kopacağı sadece bir teferruattan ibarettir. Kesin olan şu ki bu gidişat yeni bir paylaşım savaşının artık tamamen kaçınılamaz ve de ertelenemez bir yörüngeye oturduğunun ifadesidir. Çünkü işi haydutluk boyutuna taşıyan ABD, kaçınılmaz olarak rakiplerini karşı hamleler yapmak zorunda bırakacaktır. Bu da karşılıklı dar yamaçtan inen freni patlak iki kamyonun toslaşmasının kaçınılmazlığı gibi bir sonu hazırlayacaktır. Yani bu, bir bakıma, kışkırtıcı bir provokasyondur da.

 

Özetle:

Sorunu bu genel bütünlüğü içinde yani dünya savaşı ve barışı boyutuyla ele alıp değerlendirmek ve tutumumu bunun üzerinden belirlemek çok daha isabetli olacaktır.