Halil Gündoğan
5.01.2026
Alenen ve resmen haydutluk
Haydutluğun altın çağı belki de imparatorluklar dönemiydi. Bir şekilde güç
elde eden devletler, kudretlerini daha da büyütmek ve topraklarına toprak
katmak için hiçbir hak-hukuk tanımadan komşu devletlerin ve giderek yeni komşu
devletlerin, komşunun komşusu devletlerin (veya kabilelerin) yurtlarını işgal
edip oraları kendi toprakları ilan ederek dünyanın azımsanmayacak bir kesimine
hükmeden imparatorluklara dönüştüler. Ardından vahşi kapitalizm döneminde, bir
elin parmak sayısı kadar kapitalist devlet, yine hiçbir hak-hukuk tanımadan
dünyanın dört bir yanını yağmalamaya girişip, sömürgeler oluşturdu. Ardından
birbirlerini ve sömürgelerini yağmalamaya giriştiler. Bu aç gözlülük insanlığı
iki dünya savaşıyla karşı karşıya bıraktı.
Gücün zorbalığı
Bir süreden beridir yine benzer bir devletsel haydutluk dönemine
yaşanmakta. İkinci Dünya Savaşının yol açtığı büyük yıkımın güya bir daha
yaşanmaması için uluslararası bağlayıcılığı olan birtakım kurallar
belirlendiyse de başta ABD emperyalizmi olmak üzere birçok emperyalist devlet bunlara
pek de aldırmayan pratik tutumlar sergilemekten geri durmadılar. Yani gücün
zorbalığı hayata hükmetmeye devam etti.
ABD’nin pazar
paylaşım atağı
Kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı ve bir türlü de aşılamayan şu son
çeyrek asırlık yapısal kriz, tekelci sermayeyi hızla pazarların yeniden
paylaşımı döngüsüne sokmuş oldu. Çelişkiler son derece keskinleşmiş ve bunun
sonucu olarak yeni bir paylaşım savaşı kaçınılamaz bir “çıkış yolu” olarak
görüldüğünden; gerek o uluslararası BM. Sözleşmeleri ve gerekse devletler arası
diğer hukuk normları, kimsenin umurunda değil. Bu tutum en başta da kendisini
Dünyanın şerifi/jandarması sayan ABD açısından böyle.
Keza ABD’nin yönlendirmesiyle NATO ve İsrail de bu süreçte tam bir haydut
devlet pozisyonunda. Kendi anlık ve stratejik çıkarlarına neyin nasıl hizmet
edeceğini öngörüyorlarsa, öyle davranmakta hiçbir tereddüt göstermeden harekete
geçiyorlar. Bunlara öykünen daha alt düzeyli haydut devletler örneğine Türk
Devleti’ni de katmak yanlış olmayacaktır. “İsrail ve ABD’ye mubah olan bana
niye olmayacakmış” diyerek, devletler arası hukuku ve “iyi komşuluk” hatırını
çöpe atarak Libya, Irak, Karabağ ve Suriye gibi birçok yerde fiili işgalci
pozisyonunda olduğu gibi, oralarda nasıl bir yönetim ve idari yapılar olması
gerektiğinin de dayatmalarında bulunma hakkını rahatlıkla kendisinde bulabiliyor
mesela.
Savaşın lojistik
hazırlıkları
ABD emperyalizmi açısından üçüncü bir paylaşım savaşı öylesine güncel ve
öylesine ciddi ki (elbette bu, giriştikleri savaş hazırlıkları dikkate alındığında,
diğer emperyalist güç odakları açısından da böyledir) hiçbir kural takmadan,
her yol ve aracı kullanarak kendi konumunu güçlendirme ve aynı zamanda da baş
rakip olarak ilan ettiği Çin ve baş müttefiki saydığı Rusya’yı her alan ve
cephede zayıflatma, kuşatma ve özellikle de lojistikteki kolunu kanadını
kesmeye odaklanmış durumda. Venezuela’da sergilediği haydutluk, esasen işte
tamamen bu eksende bir operasyondur. Ve benzeri bu neviden kendi tekeline alma
operasyonları (yöntem ve araçlar farklı olacaksa da) muhtemelen hem Latin
Amerika’yı kendilerinin “arka bahçesi” varsayan Monroe Doktrini’ni güncelleyerek
yeni “Ulusal Güvenlik Stratejisinin” bir unsuru olarak güncellemelerinden de
anlaşılacağı üzere diğer pek çok Latin ülkesine ve hem de yine Yakın ve Uzak
Doğu da benzeri el koyma operasyonları çekeceklerdir.
Artık tamamen bir
zamanlama meselesi
Ve muhtemelen işte bu “it dalaşı” tarzı alan tutma kapışmaları iki rakip
gücü, kaçınamayacakları şekilde, fiili olarak karşı karşıya getirecektir. Ve
galiba Çin açısından “kırmızı çizginin aşılması” hattı, doğrudan kendi sahası
olarak gördüğü sınırlar içine uzanması olacaktır bu operasyonun. Ve belki de
Çin, ABD’den önce benzeri bir el koyma operasyonuyla Tayvan’ı “garantiye” alacaktır.
Yani belki de “dananın kuyruğu” Tayvan üzerinden kopacaktır.
Aslında nerede ve nasıl kopacağı sadece bir teferruattan ibarettir. Kesin
olan şu ki bu gidişat yeni bir paylaşım savaşının artık tamamen kaçınılamaz ve
de ertelenemez bir yörüngeye oturduğunun ifadesidir. Çünkü işi haydutluk
boyutuna taşıyan ABD, kaçınılmaz olarak rakiplerini karşı hamleler yapmak
zorunda bırakacaktır. Bu da karşılıklı dar yamaçtan inen freni patlak iki
kamyonun toslaşmasının kaçınılmazlığı gibi bir sonu hazırlayacaktır. Yani bu,
bir bakıma, kışkırtıcı bir provokasyondur da.
Özetle:
Sorunu bu genel bütünlüğü içinde yani dünya savaşı ve barışı boyutuyla ele
alıp değerlendirmek ve tutumumu bunun üzerinden belirlemek çok daha isabetli
olacaktır.
