Halil Gündoğan
3.04.2026
Girizgâh
Asıl mesele: “Neydik,
ne olduk?”
Makalenin ana teması ise, bu polemik vesilesiyle de olsa asıl üzerinde kafa
yorulması gereken sorunun; “Neydik, ne olduk?” sorusuna cevap oluşturmaktır.
Akçam kendince bunu yapmaya çalışmış da. Fakat bunun ne oranda isabetlice
yapıldığı ise tartışma götürür niteliktedir. Keza ileri sürülen bazı joker
argümanlarla konunun basbayağısından sorunlu bir sahaya çekilerek hedef
yitimine uğratıldığı da rahatlıkla söylenebilir.
Bir darlaştırma
girişimi
Akçam, sol-sosyalist hareketin, bütünlüklü tarihi bir muhasebeyle gündem
yapması gereken “Neydik, ne olduk?” sorununu, esas olarak kitleselleşme boyutu
üzerinden sorgulama tercihinde bulunuyor. Tabii bu da kaçınılmaz olarak bu çok
boyutlu sorunu alabildiğine darlaştıran ve doğal olarak da tam olarak ortaya
konulmasına imkân sunmayan bir zemin oluşturur. Şöyle diyor Akçam:
Muazzam derecede
kitleselleşebilen sol
“Türk solu (Türkiye kavramını bilerek kullanmıyorum), Cumhuriyet’in
kuruluşundan 1960’ların ortalarına kadar kitleselleşemedi. Ama 60’lar sonrası
önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970’lerin
çeşitli sol örgütleri ile çok ciddi bir toplumsal dalga yarattı. 1971 darbesi
üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devam ediyordu. Solun
kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar, meslek odaları
sol tarafından kontrol ediliyordu. 1970’lerin sonuna doğru bazı şehirler sol
örgütlerin kontrolüne girmişti.”
“Sonra bu dalga birdenbire çöktü. Elbette 12 Eylül darbesi bir vahşet idi. Ama bu büyük dalganın ortadan kalkması ve Türk
solunun bugün neredeyse yok denecek düzeye gerilemesi bir tek 12 Eylül şiddeti
ile açıklanabilir mi?”
Sol uyanışın yerini
İslami uyanışa bırakması savsatası
Dedikten sonra, bu olumsuz gidişata dünyadaki, örneğin “Sovyetlerin
çöküşü”, “İran Devrimi’nde ifadesini bulan İslami uyanışın 1960’ların sol
uyanışının yerini alması gibi” (Akçam’ın, İslami uyanışın sol uyanışın yerini
aldığını ileri sürmesi, maksatlı bir manipülasyon gayreti değilse, kurduğu
cümlenin ne anlama geldiğinin ayırdında olmama, yani bir sürçü lisan halidir.) birçok
gelişmenin de etkide bulunmuş olabileceğine vurgu yapıyor. Ancak yine de bu
sorunun bütün bunlarla açıklanamayacağını ileri sürerek şöyle diyor Akçam:
“Neydik, ne olduk”
sorununa Akçam yanıtı
“Ben konuşulması gereken asıl konunun ‘Neydik, ne olduk?’ sorusu olduğunu
düşünüyorum. Bugün Türk solu diye bir olgu niye yok? Niye hiçbir siyasi veya
kültürel anlamı kalmamış, rabbim
hepimize uzun ömür versin (altını ben çizdim) hayatta olanların ölmesi ile
bitecek bir ‘dönemden’ söz ediyoruz.”
“Türk solu niçin bu halde? Niçin bu dalgadan geriye belli bir siyasi
ağırlığı olan bir örgütsel yapı bile kalmadı? Niçin, toplumda izler bırakan
önemli kültürel birikimler yaratamadı? (…)”
Türkleştirme gayreti
“Benim kendimce bu sorulara bazı cevaplarım var. Bunlardan bir tanesi
‘Türk’ kelimesinde yatıyor olabilir mi? Türk solcuları kendilerine ‘Türk’
diyemediler. Onlar da İttihat ve Terakkicilerin 1913’lere kadar Türk ve Türkçü
olduklarını gizlemeleri ve kendilerini Osmanlıcı olarak göstermeleri gibi,
‘Türkçülüklerini’ gizlemeyi ve kendilerini ‘Türkiyeci’ diye göstermeyi tercih
ettiler. ‘Türkiye’ kelimesi sıcak bir battaniye gibiydi. Kullanmayı çok seviyorduk.”
(Akçam burada gerçek anlamda realiteden kopuk ve maksatlı olduğu apaçık bir
değerlendirme yapıyor. Kendilerini “Türk” etnik kökeniyle değil de üzerlerinde
yaşadıkları coğrafyanın resmi adı olan “Türkiye” coğrafyasının solcuları kavramıyla
ifade eden devrimci sol-sosyalist ve komünistlerin adeta tamamını, ayrımsız
olarak “Türk” olarak kabul edip sunması, belki biraz ağır olacak ama tıpkı o
ırkçı Türk milliyetçilerinin Türkiye’de yaşayan herkesi Türk sayması gibi bir sonuç
çıkarıyor. Oysa “Türkiye” denilen bu coğrafyada Kürt, Arap, Arnavut, Çerkez,
Ermeni, Rum, Laz, Gürcü, Roman, Süryani vb. gibi çok farklı etnik kökenliler
yaşamakta. Ve bunların her biri de “vatan” denilen bu toprakların asıl
sahiplerinden. Hal böyle olunca da Türkiye ve K. Kürdistan sol-sosyalist hareketi
böylesi çok zengin bir bileşime sahipken; kim ne adına bunların kendilerini
Türk olarak tanımlamalarını isteyebilir? Ve kim ne adına bunları, kendilerini
Türk olarak tanımlamadıkları için eleştirebilir? Sol-sosyalist hareketin geçmiş
dönem lider kadrosu içinde acaba kaç tane Türk asıllı devrimci sayabilir Akçam?
Peki o halde Akçam’ın bu herkesi Türk sayma gayretinin anlamı ne? Öyle ya, “bayram
değil seyran değil”, bu Türkleştirme gayreti de neyin nesi?)
Akçam böylece hem neden “Türkiye” değil de “Türk” solu demek gerektiğini
kendince gerekçelendirmiş oluyor ve hem de yine kendince; “Türk solu” dediği,
çeşitli cenahlarıyla Türkiye sosyalist hareketinin bugün neden varla yok arası
bir durumda olduğunun asıl nedenini açıklamış oluyor. Akçam’a göre “Türk
solunun” bugünkü durumunun öncelikli nedeni aslında tam olarak şuymuş:
“150-200 yıldır bu topraklarda Batıcı-laik-modernist bir gövde ile İslami
muhafazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı yaşanıyor. Bu iki gövde
arasında ama demokratik değerler ve sivil siyasi kültür açısından büyük bir
fark yok. Özgürlüklere bakış ve ‘öteki ile ilişki’ konusunda birbirlerine çok
benzerler. Türk solu işte bu kültür savaşında Batıcı-laik-modernist çevrenin
arka bahçesinin çocuğu olmanın ötesine geçemedi.” İşte bu yüzden de hem
kitleselleşemedi ve dolayısıyla da hem de bu nedenden ötürüdür ki bugün “hiçbir
siyasi ve kültürel anlamı kalmamış” oldu, demeye getiriyor.
“Yerli ve milli”
olma kriteri
Yani bir başka ifadeyle Akçam, bir bakıma, aslında şunu demiş oluyor: “Türk
solu, bir türlü ‘yerli ve milli’ olmayı beceremediği için bugün bu durumdadır.”
Burada çok hassas ve keskin bir sınır hattı var: Elbette ve ama hiç kuşkusuz ki
sosyalizm veya daha tam haliyle komünizm, öncelikle dar milliyetçi bir
yerelliğin değil, enternasyonal bir genelin dünya görüşüdür. Bu baskın özellik,
onun yeşerdiği her bir yerel ulusal ölçeğin somut realitesine uyarlı
olmayacağı, devrim teorisinin bu özgün özelin baskın karakterlerini
taşımayacağı anlamına gelmeyeceği gibi, bunu asla dışlamaz da. Ama böyleyken ve
Akçam da bunu gayet iyi biliyorken; buna rağmen yine de sorunu basbayağısından
etnik/milliyetçi bir perspektif yoksunluğuna bağlamayı tercih etmiş. Öyle ki
sol ve sosyalistlerin, birden çok millet ve milliyetin ve keza birçok din ve
mezhebin yaşadığı bir coğrafyanın da ifadesi olarak, belki bir bakıma da bir
üst kimlik olarak “Türkiye” kavramını kullanıyor olmalarını dahi bu “yerli ve
milli” olamama kusuru bağlamı içine alabilmiş.
Keza daha da ilginci, Akçam’ın, solun “yerli ve milli” olamama halini şu
iki esaslı unsur üzerinden izah ediyor oluşudur. Bunlardan birincisi; solun
kendilerini “Türk” olarak tanımlamamaları ve bundan imtina etmeleriyken,
ikincisiyse; dinci ve muhafazakarıyla, seküler/laik-modernistini bir bütün
olarak kabullenmeyip, kendisini sadece “Batıcı-laik-modernist” dar bir kültürel
çevre ile sınırlamasıdır. Oysa diyor gerçekte bu iki “gövde” arasında
“demokratik değerler ve sivil siyasi kültür” olarak büyük bir fark da yokken
bunu yapıyor “Türk solu”. Tabii kaçınılmaz olarak da bu tutumuyla, toplum
tarafından kabul görmeyen marjinal ideolojik bir çevreye dönüşür ki bunda da
şaşılacak bir yan yok.
Akçam’ın pusulası ve
kriterleri şaşı
Burada herhalde ki öncelikle şunu dile getirmek gerekiyor: Akçam’ın bu
bakış açısı Marksist sınıfsal perspektifin tamamen dışında olup, esasen liberal
burjuva ve sosyal demokrat Türk milliyetçisi bir ideolojik perspektifin
ifadesidir. Ve keza Akçam’ın bu analiz ve yorumu kendi içinde son derece
tutarsız, eklektik ve inkârcıdır. Çünkü “Türk solu” dediği Türkiye ve Kuzey
Kürdistan sol-sosyalist ve komünist hareketi, yine onun kendi ifadesiyle;
“60’lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve
1970’lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddi bir toplumsal dalga yarattı.
1971 darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devam
ediyordu. Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar,
meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu. 1970’lerin sonuna doğru bazı
şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti.”
Laisizm hassasiyetini
törpüleme gayreti
Analiz ve sorgulama yeteneğine sahip bir profesörün, “peki bu nasıl mümkün
olabilmişti o halde?” sorusunun yanıtını oluşturmadan “Türk solunun” bugünkü
ölgün durumunu Türklüğünü kabullenmemiş ve de “milli ve yerli” olmayı
becerememiş olmasıyla izah ediyor oluşu, en hafif deyimiyle abesle iştigal
değil midir sizce de? Keza çeyrek asırdır İslamo-faşist Erdoğan iktidarı
altında, toplumun o yarım yamalak Kemalist laisizmin de adım adım tasfiye
edilerek yerine özgün bir şeri sistemin ikame edilmeye çalışıldığı böylesi bir
süreçte laisizmi önemsiz bir Batı kültürü ve keza toplumda oluşan laisizm
hassasiyetini yapay ve zorlama bir taklitçilik olarak takdim etme gayreti de
ayrıca oldukça manidar değil midir?
“Neydik, ne olduk?”
sorunun gerçek sorgulanışı
Türkiye ve K. Kürdistan sol-sosyalist ve komünist hareketinin bugünkü
realitesinin elbette birçok esaslı nedeni var. Ama bu nedenler arasında
öncelikle “Türklüğünü kabul etmekten imtina etme” durumu yoktur, olamazda.
Çünkü sol-sosyalist ve komünist hareketler kendilerini etnik ve inançsal
aidiyetler üzerinden değil; sınıfsal aidiyetler üzerinden tanımlar ve toplumu da
işte bu sınıfsal çelişkiler zemininde örgütleyerek devrime hazırlar. Nitekim
1980 12 Eylül darbesiyle aldığı o büyük yenilgiye kadar olan 15-20 yıllık
süreçte, Akçam’ın da övgüyle ifade ettiği o kitleselleşme, işte tamda bu sayede
mümkün olabilmişti. Ve bugünün devrimci ve sol-sosyalist kesimlerin devrimin
öznesi olan kitle tabanıyla bağı son derece geriyse; bunun nedenlerini söz
konusu yapıların kendi öznel gerçeklikleri üzerinden sorgulamak gerekir
öncelikle. Keza birçoğunu, devrimi örgütleme veya iktidar olma iddialarının
olup olmadığı boyutuyla sorgulamak gerek. Mevcut yapıların, devrim teorisini
ülke ve dünyanın bugünkü gerçeklikleri üzerinden yeniden inşa etme bilinç ve
iradesine sahip olup olmadıkları üzerinden sorgulamak gerek. Dünün önemli
oranda öykünme ve indirgemeci devrim strateji ve taktiklerini hâlâ da geçerli
sayıyor olmaları ve bunla devrim yapma iddialarında ki dogmatik ve
tutuculukları boyutuyla sorgulamak gerek. Birçoğunu, oluşturdukları dar grupçu ve
çok parçalı yapıcıklarıyla kendilerine oluşturdukları konformist yaşam tarzları
boyutuyla sorgulamak gerek. Bazı legal oluşumları, sınıf mücadelesini parti
büroları ve salonlarda yapılan bazı etkinliklerle sınırlayan salon devrimcilikleri
boyutuyla sorgulamak gerek. Vs. Vs. Çünkü sol-sosyalist ve komünist kesimler
açısından “Neydik ne olduk?” sorunun gerçek yanıtı ancak ki böylesi çok yönlü
bir sorgulamayla açığa çıkarılabilir.
