Sayfalar

Ali Uçar’ın (Asker’in) anısına

 


Halil Gündoğan

6.04.2026

 

Tarih, 1980 yazı. 12 Eylül askeri faşist darbesine adeta “beş kala” gibi kritik bir zaman dilimi… 12 Mart darbesi sürecinde tutsak edilen ve 1974 Ecevit affı ile dışarı salınmayan birçok örgüt kadrosunun özgürlüklerine kavuşturulması planlanıyor.

 

Yer, Niğde kapalı hapishanesi. İçerden tünel kazılıyor. Biz de tünel çıkışı onları karşılayıp, güvenli bir şekilde uygun alanlara aktaracağız. Görevimiz bu.

 

TKP-ML davasından M. Oruçoğlu, Aslan Kılıç ve Süleyman Yeşil var. Ayrıca Hayrettin Bakış yoldaş da orada. Diğer örgütlerden THKO, TKP-ML Hareketi ve Kurtuluş örgütünün de birçok eski kadro ve militanı var. Eylem bu örgütlerin ortaklaşa organizesiyle gerçekleştirilecek.

Süleyman Cihan yoldaşın görevlendirmesiyle, Hayrettin Bakış’ın “teyze oğlu” sıfatıyla, muhtelif kereler bizimkileri ziyaret ederek, eylemi nasıl ve ne şekilde yapacağımız üzerine görüşmelerde bulundum.

 

Bu arada diğer örgütlerin dışarıdaki temsilcileriyle de birkaç kez toplantılar yaparak, neyi nasıl yapmamız gerektiğini açıklığa kavuşturmaya çalıştık.

 

Hazırlıklar önemli oranda halledilmiş sayılırdı artık. Bir gün Süleyman Cihan bir arkadaş üzerinden bana bir randevu ulaştırdı. Ankara Güven Park’ta buluşmamızı istiyordu. Verilen randevuya gittiğimde, yanında tanımadığım biri daha vardı. Tanıştırdı: “Bu, Asker yoldaş. Firar eyleminde birlikte yer alacaksınız. Bir de Adana’dan Pala yoldaş olacak.” dedi.

 

Ali Uçar yoldaş ile tanışmamız bu vesileyle ve de böyle oldu. Sonra birkaç sefer Niğde’de buluşup, çevre keşfi yaptık. Eylemi nasıl ve hangi rotayı izleyerek gerçekleştirmenin daha isabetli olacağı üzerinde fikir alışverişlerinde bulunduk.

 

Sonra, içerideki arkadaşların verdiği çıkış tarihine uygun olarak, diğer örgüt mensuplarıyla görüşüp, son hazırlıklarımızı tamamladık.

 

Niğde hapishanesi adeta bozkır ortasında bir yerdeydi. Şehir merkezi yönünden, hemen yanı başında çimento fabrikası vardı. Diğer tarafında ise bir dönem kum çıkarılmış, boş kum ocakları yer alıyordu. Önünden ise bir ana cadde geçiyordu. Hapishanenin arka kısmı ise boş bir bozkırdı. Epeyce gerilerde, boylu boyunca uzanan, yüksek kel tepeler vardı.

 

Tünel çıkışı için en isabetli nokta, çimento fabrikasının bahçesiydi. Doğrudan yaptığım keşifle de bunu bir fiil doğrulayıp, içerideki arkadaşları bilgilendirmiştim. Arada sadece tel örgü ve fabrikanın hurdalığı vardı. Birkaç metre ötede de hapishanenin dış duvarı ve nöbetçi kulübeleri.

 

Böylesi bir yerden çıkacak o kalabalık sayıda ki firarileri alıp uzaklaşmak öyle çok da kolay olmayacaktı. Özel bir güzergâh ve araçlar gerekiyordu. Bunun için şöylesi bir plan yapıldı: Tünelden çıkacak her bir arkadaşı, bekletmeden, ay ışığının dezavantajını da hesaba katarak, hapishane arkasındaki boş arazinin epeyce derinliklerinden, genişçe bir hilal çizerek, ara kesitlerde bekleyen arkadaşlar zinciri üzerinden, kum ocağına ulaştırmak. Sonra da bunları topluca kamyon kasasına alarak uzaklaşmak. Belirlenen güzergâh üzerindeki ara istasyonlarda her bir örgütün elemanlarını kendilerine teslim ederek, dağıtımı böylece tamamlayıp, herkesin kendi yoluna gitmesini sağlamak. Biz de kendi arkadaşlarımızı epeyce uzakta bulunan Tekir Yaylası mıntıkasında ayarladığımız bir dağ evinde birkaç gün sakladıktan sonra, örgütten ilgili arkadaşlara devrederek, görevimizi böylece tamamlamış olacaktık.

 

Bu planlamaya göre ben ve Asker tünel çıkışında görev üstlendik. Bizden sonraki ilk halkada da henüz çok tecrübesiz yeni bir THKO’lu arkadaş vardı. Diğerleri ise uygun aralıkla dizilip, zinciri kum ocağına vardıracaklardı…

 

Fabrika bahçesinde, hurdalıklar arasında epeyce bekledikse de ama tünel çıkışında herhangi bir hareketlilik olmadı. “Bir terslik var galiba” diye düşünmeye başlamıştık ki kum ocağı yönünde belirgin bir hareketlenme oldu. Derken, silah sesleri…

 

Bunun üzerine, zincir hilalini takiben, geri çekilmeye başladık. Biraz yukarı çıkınca, THKO’lu o arkadaş dışında kimsenin kalmadığını gördük. Muhtemelen ben ve Asker’in askeri tecrübesine güvenerek, “bunlar nasılsa başlarının çaresine bakabilir, beklemeye gerek yok.” diye düşünerek, bir an önce kum ocağı tarafına yönelmiş olmalılar.

 

Kum ocağı hizasına vardığımızda, oranın polis ve jandarma tarafından ablukaya alınmış olduğunu gördük. Haliyle de artık oraya gidemezdik. Kamyon şoförü yanımızdaydıysa da ama kamyon düşman güçleri kontrolündeydi artık.

 

Tepe dibine yaklaşan bir eğri çizerek, karşı boğazı hedefledik. Niyetimiz, Bahçe ilçesi istikametine gidip, daha önceden her ihtimale karşı ayarladığımız çiftlik evine ulaşıp, silahları orada bırakarak, bölge dışına çıkmaktı.

 

Uzun ve yorucu bir uğraşla karşı tepeyi aştık. Ardımızda, açık cezaevi traktörleri dahil birçok araç, farlarını yakmış, o bozkırda izimizi sürmeye çalışıyordu. Fakat biz artık öbür yüze geçmiştik, beyhude bir gayretti onlarınki.

 

Tepeden hızlıca aşağılara ulaşıp, daha ilerilerdeki bahçelere doğru yürümeye devam ettik. Bir süre sonra bir yol çatağına vardık. Hem biraz soluklanmak ve hem de yön belirlemek için kısa bir mola verelim dedik. Ancak buna pek fırsat olmadı. Az ilerimizde, avcı kolu yürüyüşüyle bir jandarma timi belirdi. Tabii hemen fırlayıp, arka taraftaki ağaçlara doğru koşmaya başladık. Jandarmanın “dur” ihtarı ve ardından kurşun salvosu altında ağaçları kendimize siper yaparak koşmaya devam ettik. Ancak benim işim biraz zor. Yerdeki üzüm kütükleri seri ve hızlı koşmamı önemli oranda engelliyor. Diğer iki arkadaş, uzun bacak avantajını kullanarak, kolayca koşmaya devam ediyorlardı kitapsızlar.

 

Neyse ki az ilerimizde kalınca ağaçların oluşturduğu doğal bir çit vardı. Asker oraya varıp, onları siper ederek, karşı ateşe başlayınca, biraz soluk alma fırsatı yakalayabildik. Jandarma timi işin ciddiyetini hemen o an kavramış olmalı ki peşimizden gelmeyip, bir süre daha ateş etmekle yetindi.

 

Artık ova kesiminden yol almamız bir hayli riskli olurdu. Mecburen dağları mesken edinecek, gündüzü oralarda geçirecektik. Öyle de yaptık. Çok uzak değilmiş gibi görünen bir dağ gediğine doğru uzanan bir patikaya girip, yürüdük. Ardımızda yine bir jip. Farlarıyla görüntü yakalama sevdasında...

 

Gün sökümünde, terk edilmiş bir yayla yerine ulaştığımızda, yorgunluktan resmen bitap düşmüştük. Şansımıza, çeşmenin suyu çekilmemiş, ince bir şerit gibi, hâlâ akmaya devam ediyordu. Suyumuz vardıysa da ama yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Tabii bu durumda yapılabilecek pek bir şey de yoktu; mecburen sabırla bekleyecektik. Ara sıra denk geldiğimiz bildik bazı bitki kökleri açlığı bastırmakta avutucu oluyordu.

 

Akşama doğru, aşağılara inmek için yola koyulduk. Bir süre sonra köy arazisindeydik. Birkaç elma koparıp yedik. Sonra da silahlarımızı ot balyasıyla kamufle edip koltuğumuzun altına alarak yolumuza devam ettik.

 

Neyse ki gideceğimiz çiftlik evi o yakınlardaydı da fazla ortalıkta dolaşmadan oraya ulaştık. Karnımızı doyurup, silahlarımızı emanete bırakıp, her birimiz ayrı yerlere gitmek üzere, vedalaşıp ayrıldık. THKO’lu arkadaş yoldaşlığımızdan son derece memnun olduğunu ifade etti. Biz de kendisine teşekkür ettik, iyi bir dirayet ve dayanışma örneği sergilediği için.

 

İşte bu vedalaşma, sevgili Ali Uçar yoldaş ile son vedalaşmamız oldu. O, İstanbul’da hain bir pusuda katledilirken, ben de yine aynı kente hapishanedeydim. Biz devrimcilerin o dönemki yaşam ve mücadele gerçekliğimizin olağan halleriydi bu durumlar.

 

Onu bu vesileyle tekrardan sevgi ve saygıyla anıyorum. Vurulup düşenlerimizin ideallerine bağlı kalacağız. Taşınarak devredilen o kızıl bayraklar asla yere düşmez.