Sayfalar

“Kürt-Türk ittifakı tarihi bir ihtiyaç” ise, sürdürülen Kürt düşmanlığı niye?

 


Halil Gündoğan

28.11.2025

 

Kürtlerin “makus talihi”

Bilindiği üzere Türk egemenlerinin Kürtlerle ittifak arayışı en son 1. Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı bakiyesi Anadolu ve Mezopotamya topraklarının, savaşın galibi emperyalist güçler tarafından işgali koşullarında gündeme gelmişti. Yani tıpkı daha önceki ittifak pratiklerinde olduğu gibi, Türklerin ihtiyacına Kürtlerin olumlu yanıt vermesi şeklindeydi. Ve yine bu “dostluk/kardeşlik” mevzusunun ömrü de Türklerin köprüyü geçmesine kadar sürmüştü. Sonrasıysa malum: Yüzyıl sürerek bugünlere gelen bir inkâr, bastırma, göçertme ve asimile ederek yok etme tutumu.

 

Yeni Kürt-Türk ittifakının arka planı

Bugün, özellikle de ABD’nin başını çektiği emperyalist güçlerin Orta Doğu’yu hem bölge denkleminde İsrail’i güvenceye alacak şekilde ve hem de hazırlandıkları 3. Paylaşım savaşında, başını Çin ve Rusya’nın çektiği rakip diğer emperyalist güçler aleyhine olacak şekilde yeniden dizayn etmekte olduğu bir süreç yaşanmakta. Bu dizayn, bölge haritasının yeniden oluşturulması ve keza tabii ki dost-düşman tasnifinin sil baştan yeniden kurulması anlamına gelir. Bu radikal değişim tasarısı, kaçınılmaz olarak etnik ve inançsal ayrım dinamiklerinin etkin olarak araçsallaştırılmasını gerektirir. Dolayısıyla da aktif (veya görece sinik) çelişme ve çatışmalar yaşamakta olan çok uluslu ve inançsal bölge devletleri, şu veya bu şekilde bu cerahi müdahalenin kapsamına girmiş olur.

 

Özellikle Kürtler, Filistinliler, Azeriler, Dürziler, Ezidiler, Suryaniler, Lurlar, Araplar, Beluçlar gibi birçok etnik ve keza aynı şekilde din ve mezhep farklılıklarından ötürü baskı ve ayrımcılığa maruz kalan topluluklar, emperyalistlerin bu yeniden dizayn operasyonun da kullanmayı düşündüğü başlıca aktörler pozisyonunda olduğundan; bu türden “iç dertlerden” muzdarip bölge devletlerinden bir diğeri olan Türk devletinin de kaçınılmaz olarak bir beka sorunu olacaktır.

 

Evet, Türk devleti her ne kadar da Orta Doğu’nun emperyalist yeniden dizaynı projesinde “eş başkanlık” düzeyinde rol ve sorumluluklar üstlenme taahhüdünde bulunmuş olsa da fakat özellikle de bu yeni düzenlemede Kürtleri, bölgede İsrail’in en güvenilir müttefiki olacak şekilde, bağımsız birleşik Kürdistan devleti olarak konumlandırma alternatifi, bugünden yarına olmasa da fakat çok güçlü bir orta vade olasılığı olarak mevcut. Şayet Türk devleti bizzat kendisi İsrail’in en güvenilir müttefiki olacağının güvencesini verip, ABD, İngiltere ve ama özellikle de İsrail’i buna ikna edemezse; bağımsız bir Kürt devleti projesi somut olarak gündeme getirilecektir. Belki ilk başta dört parçanın tümünü kapsamayabilir, ama bunu zamana yayarak, ilk etapta hazır olan Güney ve Batı Kürdistan üzerinden bu projeyi doğrudan İsrail’in himayesinde hayata geçireceklerini varsaymak pekâlâ mümkün.

 

Zaten Türk devlet aklına alarm zilleri çaldırtan ve adeta “yandım Allah” dedirten bu beladan, ne yapıp edip, Kürtleri kendi himayesi altına alarak kurtulmayı, yeni bir “milli kurtuluş davası” olarak görmeye iten de bu varsayımdır. Evet, esasen bu varsayımdır Türk devletini, Öcalan ile baş başa vererek, “tarihi” Kürt-Türk ittifakı ve “bin yıllık kardeşlik” masalını yeniden ısıtıp piyasaya sürmelerinin nedeni.

 

Türk devleti ittifak için Kürtlere ne vadetmiştir?

Doğası gereği her ittifak, karşılıklı menfaatler anlaşması üzerinden kurulur. Mesela “Kurtuluş Savaşı” sürecindeki ittifak, Kürtlere muhtariyet verileceğinin garantisi üzerine kurulmuştur. Öcalan önderliğindeki Kürt siyasal hareketinin sıklıkla dillendirdiği; “Lozan sonrası Misak-ı Milli rüyası yarım kaldı.” (Mealen) serzenişi, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürtlere, merkezi Türk devleti himayesinde muhtariyet statüsü tanınacağına dair sözün tutulmamış olmasınadır.

Bir bakıma bugün kotarılmak istenen Kürt-Türk ittifakı da aslında aynı minvalde “gizli” bir sözleşme üzerine oturmaktadır. Zaten mantıken başka türlü hem diğer parçalardaki Kürtleri bu ittifaka katılmaya ikna etmek ve hem de bu yapılmadan; K. Kürdistan parçası dışındaki diğer Kürdistan parçalarını doğrudan İsrail’in veya dolaylı olarak ABD ve İngiltere başta olmak üzere diğer ilgili emperyalist güç odaklarının çekim alanı dışında tutmak pek de mümkün olmaz. Dolayısıyla da dillendirilen söz konusu Kürt-Türk ittifakı, her ne kadar da siyaseten daha etkili ve en büyük parça olma sebebiyle K. Kürdistan merkezli bir görünüm veriyorsa da ancak hem diğer parçaların bir bütün olarak K. Kürdistan’a tabi olmamaları ve her birinin kendisine özgü özerk konumları olması ve hem de her birinin birçok uluslararası güçle açık ve örtük girift ilişkiler içinde bulunuyor olmalarından ötürü; bu ittifakın diğer parçalardaki Kürtleri ille ki doğrudan kapsaması gerekiyor. Çünkü aksi takdirde bu ittifakla hem engellenmek ve hem de kazanılmak istenen hedeflere varmak mümkün olamayacaktır.

 

Türk devletinin “beka” sorunu

Bölgenin İsrail’in güvenliği ve aynı zamanda da yeraltı ve yer üstü kaynaklarının yeniden paylaşılması amacıyla dizayn edilmek istendiği artık kimse için bir sır değil. Türk devletinin hem mevcut coğrafik sınırlarını koruyabilmesi ve hem de bu yeniden “boz-yap” hengamesinde, en azından tarihi Misak-ı Milli sınırlarını kapsayacak şekilde, coğrafik olarak genişleyebilme fırsatı yakalayabilmesi için bu ittifaka ihtiyacı var. Bir başka ifadeyle Türk devleti için bu ittifak, bir beka sorunu olarak, stratejik önemdedir. Dolayısıyla da Kürdistan’ın hiçbir parçasını bu ittifak denkleminin dışında tutma lüksü bulunmuyor. Bu, hem Misak-ı Milliyi gerçekleştirebilmek için ve hem de dışladıklarının İsrail tarafından anında kapılacak olmasından ötürü böyledir. Nitekim sözcü Bahçeli’nin feveranları da esasen bu endişeden ötürüdür.

   

Devlet stratejisi ve iktidar bloğunun öncelikli tercihleri

Ancak görüldüğü üzere hem Öcalan’ın “norm devletinin” bu ittifakı, biraz da işin kolayına kaçarak Kürdistan’ın Kuzey, Batı ve Doğu parçalarını Öcalan, Güney parçasını da Barzani üzerinden kotarma yolunu seçmesinden ve hem de Erdoğan’ın bu ittifakı iç cephede kendi siyasal iktidarının devamının bir malzemesi olarak kullanmaya çalışıyor olmasından ötürü, aralarında gerilimli ve gelgitleri fazla olan bir durum yaşanıyor. Keza Erdoğan’ın dış cephede özellikle Suriye sahasında hem önemli oranda mezhepsel öncelikleriyle İŞİD zihniyetli kardeşlerinin gayretine soyunuyor olmasından ve hem de Şam devleti üzerindeki etkisini fırsata çevirerek, ittifaka Arapları da dahil edip, böylece İsrail’in işgali dışında   kalan Suriye’yi de Misak-ı Milliye katma hevesinden ötürü, sahada işler tam istedikleri gibi gitmiyor görünümü veriyor.

 

Suriye pürüzü

Dış cephedeki temel pürüz, Suriye’nin kontrolünün kimin elinde olacağı meselesinde düğümleniyor bir bakıma. Öcalan’ın iradesini tanıyor olmalarından ötürü, Türk devleti açısından Batı Kürdistanlı Kürtlerin, Türk devleti yerine İsrail ile ittifak arayışına gireceklerine dair bir kuşku, en azından mevcut koşullarda, esasen yok. Ancak Erdoğan’ın ittifaka üçüncü bileşen olarak Suriye Araplarını dahil etme ısrarı, İsrail’in Suriye üzerindeki emelleriyle, kaçınılmaz olarak, gergi- çatışmalı bir durum oluşturuyor. Bundan ötürü Erdoğan’ın öncelikli tercihinin, Kürtleri, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, merkezi devlete entegre olmaya zorlamak olduğu söylenebilir. Bunun başarılması halinde hem Şam devleti himayesindeki Arapların, Kürt-Türk ittifakına üçüncü bir bileşen olarak dahil edilmelerinin kolaylaştırıcı unsuru olacak ve hem de entegrasyonun federasyon vb. türden siyasal statülü değil de bu tarzda olması, K. Kürdistan açısından özendirici ve kışkırtıcı “kötü” bir emsal oluşturmayacak.

 

Erdoğan’ın ekstraları

Tabii Erdoğan’ın gerek iç ve gerekse dış cephe hesapları, Öcalan ve devlet ittifakının kurguladığı Kürt-Türk ittifaklı Misak-ı Milli projesi programını pratikte hem belli yönleriyle hantallaştırıyor ve hem de belki de daha da önemlisi, dış cepheye dair ekstradan güdülen bu yayılmacı hevesler, sahadaki diğer aktörleri, özellikle de İsrail ve bir kısım Körfez Arap devletlerini ve keza tabii ki İran’ı da teyakkuza geçiriyor.

 

Projenin aslına dönüş revizyonu

Bundan ötürü muhtemelen Erdoğan’ın dış cephe hevesleri törpülenecek ve ittifaka Suriye Araplarının dahil edilmesi fikrinden vazgeçilerek, İsrail kısmen rahatlatılacak. Bu, aynı zamanda Kürtlere dayatılan kendilerini feshederek Şam merkezi devleti himayesine girme ısrarına da son verileceği anlamına gelir. Nitekim ABD’in de bu yönlü tavır değişikliğine gittiği dikkate alındığında; projenin orijinaline dönüleceği kuvvetle muhtemel görünüyor. Böylece, BOP ekseninde üzerinde genel hatlarıyla mutabık kalınan Türk devletinin Kürt-Türk ittifaklı Misak-ı Milli projesinin hayat bulmasının yolu, zamana yayılı olarak, açılmış olacak. Bu, elbette ki Türk devletinin verdiği sözlere bağlı kalması halinde böyle olacaktır. Yani İsrail’in güvenliğinin sağlanmasının garantörü olmak ve İran’ın defterinin dürülmesinde üzerine düşenleri yerine getirmek.

 

Türk devleti top çevirerek, oyun kuruyor

Daha önceki bir iki makalemde de konu edindiğim gibi, Türk devletinin Batı Kürdistan’daki siyasal statüye karşı sergilediği; “SDG’nin mevcut yapısı, Suriye’nin milli birliği kadar Türkiye’nin ulusal güvenliği için tehdit oluşturmaktadır.” şeklindeki bu agresif söylemi, aslında öncelikle kotarılmaya çalışılan Kürt-Türk ittifakının ruhuna terstir. Çünkü bu ittifakı oluşturma gerekçeleri hem “bir kısım emperyalist devletlerin ve ama özellikle de İsrail’in Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozma heves ve emellerini” boşa çıkarma ve hem de oluşan tarihi fırsatta Türkiye’yi Misak-ı Milli sınırları içinde büyütme olarak açıklanmakta. Peki böyleyken nasıl olacak da Öcalan’ın buyruğuna uyarak ittifaka katılmaya itirazı olmayan Rojava Özerk Yönetimi ve silahlı güçleri Türk devleti için “ulusal güvenlik tehdidi” oluşturacak? Var mı bunun iler tutar bir mantığı? Yok! O halde bütün bu agresif söylem ve tehditlerin ve keza Şam devleti çetelerinin süreklilik arz etmeye başlamış olan lokal saldırı ve tacizleri ve keza Şam devletinin gerek yaptığı şeri anayasa taslağıyla ve gerekse kurduğu HTŞ hükümetiyle, istikrarlı bir şekilde ivmelenen kopuşturucu pratiğinin bir anlam ve izahatının olması gerekir, değil mi?

 

Türk devletinin Şam devletini bütünlüklü olarak kendi himayesine almasına sahadaki güçler asla müsaade etmeyecektir. Keza İsrail de işgal etiği Suriye topraklarından çıkmayacaktır. Zaten muhtemelen varılan zımni mutabakata göre Dürzilerin bölgesi ve Golan Tepeleri İsrail’in, Rojava Özerk Yönetiminin kontrolünde olan topraklar da Türkiye’nin himayesine bırakılacak. Yani ilk etapta üçlü, gevşek bir federasyon oluşturulacak ve ama ilerleyen süreçte de kopuşturucu unsurlar tırmandırılarak, tüm parçalardaki Kürtler Türk devleti çatısı altında buluşturularak, Misak-ı Milli projesi tamamına erdirilecektir. Hesap bu, oyun bu, kurgu bu. Tutar tutmaz ayrı bir şey.