Halil Gündoğan
14.04.2026
Özet genel yaklaşım
Bu savaşa ilişkin komünistlerin tavrının ne olması gerektiğine dair genel yaklaşımımı, farklı tarihlerde paylaştığım iki makalemde dile getirmiştim. Özetle; evet, İran emperyalist amaçlı bir saldırıya uğramıştır. Ve tabii ki kesinlikle buna karşı durulmalı ve şiddetle protesto edilmelidir. Keza elbette ki İran devletinin kendisini savunma hakkı vardır. Ve bu, tabii ki meşrudur da. Ancak bu haklı ve meşru olma durumu, biz komünistlere onun yanında saf tutma ve yurt savunması yapma görevi yüklemez. Tam aksine bu durum, günün görevi olarak komünistlere, saldırıya uğrama durumuna bakılmaksızın hem saldırgan dış güçlere ve hem de zorba yerli iktidara karşı, ulusal ve sosyal kurtuluşu hedefleyen bir iç savaşı organize ederek yürütme tarihi görevini yükler. Keza ilgili makalelerde neden böylesi bir tutum alınması gerektiği de yine özetle dile getirilmişti.
Oruçoğlu itirazı
Ancak M. Oruçoğlu’nun tam zıt istikametteki şu görüşleri, konuyu bazı
yönleriyle yeniden irdeleme gereği oluşturdu. Şöyle diyor gazetepatika23.com’daki “Taş Devrine Geri Gönderme” başlıklı
yazısında:
“Bugün ezen ve ezilen milliyetlerden oluşan İran’ın, dünya halklarının baş
düşmanı Amerikan emperyalizmi ve onun Orta Doğu’daki ortağı durumunda olan
soykırımcı Siyonist İsrail egemenlerinin saldırılarına karşı direnişi, haklı ve
desteklenmesi gereken bir direniştir. (…)”
İran’ın bu emperyalist saldırganlığa karşı elbette kendisini savunma hakkı
vardır ve bu meşrudur. Buna kimsenin bir itirazı da olamasa gerek. Sorun,
“haklı ve meşru” yönleri de bulunan her savunma savaşının komünistler açısından
desteklenir olup olmadığı meselesinde yatar. Bunu bilen biri olarak Oruçoğlu da
neden desteklenmesi gerektiğini temellendirmeye çalışıyor doğallığıyla. Şöyle
diyor:
“Emperyalistlerin, dünya pazarlarının paylaşımı için kendi aralarında
girdikleri savaş şartlarının politikası, bir emperyalist gücün, emperyalist
olmayan bir ulusa karşı saldırı savaşı şartlarından farklıdır. Burada
emperyalist güç, saldırdığı ulusun pazarlarını hammadde kaynaklarını ve iş
gücünü ele geçirmeye veya bu kaynaklardan daha fazla pay alma, ulusu uyruk
duruma düşürme veya onun uyrukluğunu daha derinleştirme amacı taşır.” Dedikten
sonra şu ayrımı formüle eder: “Bu durum, emperyalistlerin dünya pazarlarını ele
geçirmek için kendi aralarında yürüttükleri savaşlardan farklıdır.”, “Küresel
sermaye içinde çok uluslu emperyalist tekellerin bölgeler ve emperyalist
olmayan uluslar üzerinde, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli hegemonya
çatışmalarını öne sürerek, emperyalist olmayan bir ulusun saldırıya uğramasını
emperyalistler arası bir çatışma olarak değerlendirmek hatadır.”
“Ayrım kriterleri”
ve somutun analiz farkı
Evet elbette, emperyalist amaçlar güden emperyalist zorba bir devletin,
sırf oranın yeraltı ve yer üstü kaynaklarına çökmek için bir ülkeye saldırması
durumu ile, ikisi de aynı amaçlar güden bir emperyalist gücün, rakip bir başka
emperyalist güce saldırmasını komünistler aynı şekilde karşılamaz. Birincisinde
saldırgan güce karşı, saldırıya uğrayanın safında yer alarak yurt savunmasına
katılırken, ikincisinde; saldırıya uğrayan devletin saflarında yurt savunmasına
katılma tutumu almaz. Savaşı iç savaşa çevirerek, burjuva iktidarını alaşağı
etme siyaseti güder.
Buraya kadar Oruçoğlu ile hem fikiriz. Ancak sorun hem bugünün dünya ve hem
de İran gerçekliği somutunda ele alındığında, basbayağısından farklılaşıyor.
Oruçoğlu sorunun bu her iki yönüne ilişkin bariz sübjektif, hatalı analizler
yapıyor. Dolayısıyla, takınılması gereken tutumda da kaçınılmaz olarak yanlışa
düşmekten kurtulamıyor.
Öncelikle gerek Orta Doğu ve gerekse Ukrayna, Venezuela ve özel olarak da
İran’da yaşananları, kendi başına tekil durumlarmış gibi ele alıp, buradan
sonuçlar çıkarmak, mevcut gerçeklikle bağdaşmayan hatalı bir yaklaşım olur. Çünkü
bunların her birinin, dünya pazarlarının emperyalist güç odakları arasında
yeniden paylaşılması esası üzerinden kurgulanan sıcak operasyon alanları olduğu,
yadsınamaz bir gerçektir.
Keza buralarda yaşanan savaş ve operasyonların, “önleyici savaş doktrini”
gereği olarak da dünya halklarının ve dünya barışının baş düşmanı ve bu anlamda
da dünya savaşının baş kışkırtıcısı olarak ABD’nin (ve müttefik güç olarak hâlâ
da NATO’nun), baş rakip gördüğü Çin ve Rusya’yı sıkıştırma, çerçeveleme ve lojistik
olanaklarından mahrum bırakma şeklinde, çok boyutlu yürütülen yeniden paylaşım savaşının
doğrudan unsurları olarak kurgulandığını görmek gerekiyor.
Yani tekrardan altını çizerek vurgulamak gerekir ki sorun asla tekil olarak
İran, Ukrayna, Venezuela vb. yerlere çekilen operasyonlar sorunu değildir. Bu,
düpedüz ABD’nin başını çektiği emperyalist kesim ile (gerçi bir süre öncesine
kadar en azından NATO çatısı altında toplanan emperyalist güç odaklarının sahip
oldukları o birlikte olma iradeleri, bugün özellikle ABD’nin kendi başına
buyruk, üstenci ve dayatmacı tutumlarından ötürü epeyce sarsılmış ve ciddi
şekilde iç dağılma emareleri de taşıyan, kırılgan bir özellik arz ettiğini göz
önünde tutmak gerekiyor) başını Çin ve Rusya’nın çektiği emperyalist kesim
arasında sürmekte olan emperyalist yeniden paylaşım savaşının doğrudan
unsurları sorunudur. Dolayısıyla da ABD’nin İran’a saldırısında büyük resmi
görmeyip, sadece tekil olarak ABD’nin İran’a çökme operasyonu olarak görülürse;
kaçınılmaz olarak bu, emperyalistler arası paylaşım savaşında, karşı rakip güç
odağı olarak konumlanmış olan Çin ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist kesim
saflarında yer alma sonucunu doğurur. Bu, birinci yönü. İkinci yönü ise şudur:
İran, Oruçoğlu’nun sunduğu gibi, o “mazlum” güçlerden de değildir. Şeriatçı
molla rejimi kurulduğu süreçten itibaren İran, esasen Şii eksenli yayılmacı bölgesel
hegemonik bir güç olmayı hedeflemiştir. Bunda belli oranlarda başarılı da
olmuştur. Nitekim bunun sonucu olarak, süreç içerisinde birçok rakip düşman da
edinmiştir. Bunların başında elbette İsrail ve keza Suudi Arabistan gibi birçok
Sünni Arap devletleri gelir. Yani molla İran rejimi, bu özelliğiyle de ABD ve
İsrail’in ve keza birçok körfez Arap devletinin bölgesel çıkarlarının önündeki
en büyük rakip güç konumundadır da.
İşte bu iki esaslı durum, Oruçoğlu ve daha pek çok kişi ve kesimin, sorunun
ele alınmasında esasen es geçtiği veya olguları gerektiği gibi yerli yerine
oturtmadan vardıkları hatalı sonucun da temel belirleyeni durumundadır demek, kesinlikle
isabetli olacaktır.
ABD’nin darbeleniyor
olma kriteri
Oruçoğlu’na göre İran direnişinin desteklenmesi gerektiğinin çok önemli bir
diğer gerekçesi de şudur:
“Bu direniş, sadece İran’ı savunmakla kalmıyor, aynı zamanda Orta Doğu’daki
Amerikan üslerine ve İsrail egemenlerinin genişleme arzularına darbeler
indiriyor (…)”
Bu gerekçe ancak ki İran’ın gerçekten de Oruçoğlu’nun sunduğu pozisyonda olması
halinde geçerli olabilirdi. Yani dolayısıyla da dünya halklarının baş düşmanı
ABD’nin darbeleniyor ve çıkarlarının baltalanıyor olması durumu başlı başına
bir desteklenme gerekçesi olamaz. Çünkü aynı sonuç diyelim ki Çin’in, kendi
stratejik çıkarlarını korumak amacıyla ABD ve NATO’ya darbeler vurmasıyla da yaşanabilir.
Bu durumda sırf dünya halklarının baş düşmanı ABD darbeleniyor diye Çin’in desteklenmesi
mi gerekiyor?
Ya da faraziye değil de daha somut olarak Rusya-Ukrayna savaşı örnek verilebilir.
Bilinir ki Rusya’nın Ukrayna savaşı, doğrudan aktif bir savunma savaşıdır. Kime
karşı? Başını ABD’nin çektiği NATO ve Batı Avrupalı emperyalist bloğuna karşı.
Çünkü bu emperyalist blok, Çin ve Rusya’yı çerçevelemek için NATO’yu Rusya’nın
burnunun dibine kadar genişletme ısrarından vazgeçmedi. Rusya da “haklı olarak”
kendisini savunmak ve oyunu bozmak için Ukrayna’ya savaş açtı. Ama şurası çok
açık ki bu savaş Rusya-Ukrayna savaşı değil, Rusya-NATO savaşıdır. Yani
Oruçoğlu’nun mantığıyla ifade etmek gerekirse; Rusya’nın, dünya halklarının baş
düşmanı olan ABD’nin başını çektiği emperyalist güç odağının askeri aparatı
NATO’ya karşı savaşı “haklı” bir savunma savaşı olduğundan; bu durumda Rusya, desteklenmesi
gereken taraf olur, öyle değil mi?
Oruçoğlu itiraz ederek; “Ama bu durum farklı. Bu örnekte iki emperyalist odak
söz konusu. Ben zaten bunun ayrımına vurgu yapmıştım.” Diyebilir. Evet doğru, Oruçoğlu bu ayrımı yapıyor.
Ancak İran’ı ve İran’ın genel tablo içindeki gerçek durumunu doğru tanımlamadığından;
İran’ın durumuyla Rusya’nın durumunun genel hatlarıyla benzeşir olduğunun ayırdında
değil. Ve ama maalesef işte bu da Oruçoğlu’nun itirazını dayanaksız bırakmaya
fazlasıyla yeterli geliyor.
